12 Aralık 2011 Pazartesi

KANIKSADIM

sivilcelerim

ilk önce sızısı hissedildi
sonra teorisi kavrandı tarafımdan
ve kanıksadım sonunda
sivilcelerle oynanmayacağını

randevu veriyorum ona evet
sonrayı sonraya erteliyorum
yazmam gerekir diyorum
sivilcelerle oynanmayacağını

baskı altına alınmış bir azınlık
bölük pörçük ama gururlu yaşam mücadelesi
dışarıdan bakınca kimlere benziyorlar
egemenliğimin yasadışı mitingçileri

pes ediyor şartlı barış imzalıyorum
her bir çekiliş
yeni bir iz
kabul ettiriyorlar
sivilcelerle oynanmayacağını

yaş 17 :)

17 Kasım 2011 Perşembe

Boşluk

Boşluk
Alışmak zordur ona
Bırakmak ise daha da zor
Bütün hücrelerini kaplayan sessiz sedasız bir bombadır.
Farkına varmadan içinde patlayan
Ve patladığında daha da kendine çeken
İçine çektikçe daha da yalnızlaştığın
Ruhununun çığlık atarak boğulduğu
Boğulurken de sadistçe zevk aldığındır…
*
Öyle durgundur ki,
Durgunluğu cezbeder
Yakalar seni
Sarar
Yaşarken ölümü düşünür gibi
Ölüyken yaşamı ister gibi
Hissedersin…
*
Ve en sonunda artık onunsundur.
Sen ona hükmettiğini
Aslında kurtulacağını
Bunun sadece bir dönem olduğunu
Söyler durursun…
*
Söylediğin yalana kendin inanarak
Gecelerce sayıklarsın

*
Bilemezsin kendi yanlızlığında boğulduğunu
Bütün dinlerden medet umarsın
Hepsine tek tek boyun eğer
Kurtuluşu gökten ulu sevgide,
Sonsuzlukta ararsın…
*
Yapabildiğin sadece
Ölmüş ruhuna dua etmektir…
Kabul olacağına inandığın
İnandıkça da deliliğe yaklaştığın,
Kurtuluşa değil kaybolmuşluğa kavuştuğun
Kör gözünle, sağır kulağınla, konuşamayan dilinle
Hissedemeyen kalbinle kala kaldığın
*
Kabullenmek zordur
Karanlıktır.
Acı verir.
Kanatır düşünceleri,
Izdırap ile yanar için
Tırnaklarının ucundan başlayarak hissedersin nefesinin kesildiğini
*
Bekleyemezsin
Çıldıracak gibi olursun
Kaparsın gözlerini
Kaparsın kalbini
Kaparsın yaşamını
Onu görürsün karşında
Kabul ettin artık
Boşluk sarmış her yerini
*
Artık uyanma vakti gelmektedir.
Zor olan geçti,
Gitti geri de kaldı
Güçlüsün çünkü
Gördün en büyük acı gerçeğini
Kabullendin
Yaşamda ölümde değersiz geldi gözünde
Tıpkı boğulurken
Bir anda kendini sudan dışarı atar gibi attın kendini
Boşluğundan
Kurtulmayı hak ettin
*
Şimdi ne yapacağını bilemeyen
Şımarık bir çoçuk kalbi var içinde
Delicesine atar
Attıkça bütün akan yaralarından
Kirli kanı atar
Temizler her bir hücreni
Ruhunu, gözlerini, dilini,
Artık herşey farklı
Sakın unutma


Mert YÜKSEL
15/11/11


İZMİR

12 Ekim 2011 Çarşamba

TWİTTER TARZI HİKAYE :)

daldaki incire uzanmanın keyfini yaşarken ağzımda gevelediğim sakızı düşürmeme neden olan o sahnenin dehşetiyle irkildim. kanatlarından alevler saçan yolcu uçağı üzerinde durduğum ağaca dumanlar saçarak yaklaşıyordu. evet evet o dev kuşun üstüme geldiği gerçekti

aklımsa kaçsana diyordu ama büyülenmiş gibi olduğum yere mıhlanmıştım. neden sonra kendimi ağacın dalından attım, kocaman ateş topu incir ağacının dalını yalayıp geçerken duyduğum şey acıydı

ağacı görmemi sağlayan pencereyi, olumlu düşünmemi salık veren bir arkadaşımı susturur gibi yavaşça kapadım.vermem gereken bir karar vardı.babamın,bulunduğu fotoğraftaki gülümseyişini, can'ınkine benzettiğim an, tamam dedim, neden olmasın! hızla giyinip,ona koştum,can'a..kaçırmamalıydım.. ağaçlar,dallarını hala sallıyor olmalıydı iyimserlikle, hızla koştuğum caddede,bir arabanın altında kalırken..hem babam,ender gülümserdi...

SITKI SİLAH & MURAT GİL & TUNCA TUTKUN

10 Ekim 2011 Pazartesi

İLLA

İLLA

sen şöyle hakkınca hiç değilse kararınca

nefes almayı vermeyi mi zor sanıyorsun?

beni diyorum, astımlı bir semt mi sandın

istesen kaybolabileceğin

hem seni açarken çiçekler

karakollarda şartlı tahliye

adım aranırken


yeni dizeler diziyorum, dilimde yeni ezgiler

gezseler diyorum içerimi

seni içinde sezseler

bak sesinle neler yapıyorum

onu nedensiz bir duyma bozukluğuna evlat edindirirken

sesini yalınca nefesim diye bilirken

beni diyorum astımlı bir semt sanırken

şüpheli bir tarif gibi duymazlıktan gelip de

bilerek kaybolduğum bir sokak değilse, neydi gözlerin...


gözlerin, gözlerine yalan mı diyeceğim

sözlerin hep sözde soru cümlesi olurken

ve seni hep bir sonraki çıkmaza tamamlarken,

elimden başka türlüsü gelmiyormuş gibi

şimdi bu sersemliğimle dolu kadehte

acımla bulmuşken dibi

ve mezeleri kendimle tokuştururken

yani bir şiir diyorum Canan,illa bitmeli mi...


Murat Gil & Sıtkı Silah

3 Ekim 2011 Pazartesi

İMECE

BU NE BİÇİM GÜNCE VE İMECE

Beni büyük şair yapma dedim, bunu istedim!

aşk,bir iş kazası değilmiş gibi.

oysa ben küçük şeyler yazar fikrindeydim

yıpratan bakışlarını hüznümle maskeleyerek.


onu bilemem ama benzemiyorum kahraman odyseus’a

nastenka ya da raskolnikov da değilim Zeynep!

biraz şairim,ama biraz, gözyaşı gibi

beni çocukluğuna versen ya!

Ben çocukluğunda yediğin elma şekeri de değilim.


al beni son kez/al ve anılarınla biçimlendir.

"tanrılar karıştırır durur" diyor ya denizleri

yaylasına küsmeyen bir çoban gibi

kızının odasına sebepsiz girmeyen ben ki

yüzüm senden geleni reddeder özüm isteyendir…


Murat Gil & Sıtkı Silah

29 Eylül 2011 Perşembe

Şahmeran Efsunu

Derler ki zamanın birinde
Meranların Şahı varmış
Bedeni meran,ruhu insan
Dipsiz bir kuyuda yaşarmış.

Bir garip kulmuş Camsab
Sihirli kuyudan bal bulmuş
Ne var ki dost bildikleri
Kuyu başında ,sırtından vurmuş

Efsunlu bir diyara varmış yolu
O ki;Tanrının sevgili kulu
İyilik,güzellik ihsan etmiş
Efsanevi Meran Yurdu

Zaman sular gibi akmış
Camsab vatanına hasret kalmış
Müsade buyurmuş Şahmeran
Ayrılık vakti gelip çatmış

Demiş ;Ey Camsab bana söz ver
İzimi tozumu yellere ver
İnsanoğlu hırslı olur
Sen sen ol,sır verme, ser ver

Dünyasına dönmüş Camsab
Sözünü tutmuş,sırrını öğütmüş
Gün olmuş,devran dönmüş
Ülkenin Sultanı hasta düşmüş

Demişler ki,şifâsı Meran
O Merandan akan efsunlu kan
Yok mu gören,yok mu duyan?
Hükümdarımıza devayı sunan?

Camsab duymuş tüm olanı
Şahmeranın sözünde aklı
Saklıyor gece gibi karanlıkta
Şahmerana verdiği büyük andı

Hüküm veriliyor tüm halka
Tez elden herkes hamamda toplana
Şahmeranı gören varsa,
Bulunur hemen izi,o an vücudunda

Camsab biçare ,kaçışı yok
Verdiği yeminden de dönüşü yok
Dökülürken elbisesi sırtından
Sırrını veren alâmeti çok

Başı insan,kuyruğu yılan
Şahmeranı gören iz taşırmış ondan
Meran pulu giyinmiş vücudu
Ayrılmış insan sıfatından

Tez emir verdi Sultan Veziri
Şahmeran bulunup,huzura getirildi
Camsab yüreğine saplanan okla
O an paramparça idi



Şahmeran'ın kanında şifâ vardı
Ölümü Vezirin elinden olacaktı
Emir verdi o an Camsab'a
Lâkin onun da bir sırrı vardı

Beni sen götür dedi,Sultana
Anlatacağım ilaçtadır şifâ
Boynumu ,bedenimi bölün burada
Suyumu kaynatın için kana kana

İlk tas suyu vezire içir
İkinciyi kendine ayır
Geri kalanı ile de
Sultanın dermanına çare getir

Boynu bükük söz dinledi
Sultanına şifâ verdi
Vezir cezasını buldu
Kalan suyu kendi içti

O gün bugün Lokman Hekim
Suyla gelen büyük ilim
Camsab'ın yazısıymış bu
Şahmerandan kalan gizli bilim

Şahmeran destanı böyle bilinir
Nesilden nesile aktarılır
Sözün özü,sırrını veren
Bir gün gelir canından olur.


*Şahmeran Efsanesine hitaben yazılmıştır.

Serpil Kaya / Antalya
(22.04.2011)


27 Eylül 2011 Salı

MEKTUP

ErikiM,

Bu mektubu yolladığım mektuplarla aynı duygular içinde yazmayacağımı hissediyorum. Gecenin bilmem kaçı. Misafirhane öyle bir sessizlik içinde ki adeta korku filmlerinde sıklıkla karşılaşılan ve insanların yıllarca uğramadığı köşkleri andırıyor. Yüzümün sağına sadece karargahın sarı ışıkları vuruyor. Bu gecelik nöbetimin süresini uzatıyorum.Umurumda değil zaten: uykusuzlukmuş, yorgunlukmuş, yarın telaşıymış. Gecenin bu vaktinde sadece sana yazmak istiyorum.

Geçenlerde misafirhaneden yemek için bölüğün yolunu tuttuğumda fark ettim sivildeki ne çok şeyi-bunların arasında yapmayı çok sevdiğim şeyler de var- unutur gibi olduğumu. Burası insanı bir başka hale getiriyor. Bilmeyen, anlamayan, geçmişi sanki hiç olmamış insanlar olup çıkmışız. Hele ilk günlerde birçoğumuzun kafası şu kocaman nizamiyeden çıkacağımız günü düşlemekten öyle yoruluyordu ki kendimizi, hatta ailemizi düşünmeye fırsat bulamadığımızı birbirimize itiraf ediyorduk.İşte geçen gün, o yolu yürürken tekrar hatırladım; daha ilk günün gecesi başımı yastığa koyduğumda sana sarılacağım anı düşlüyordum. O günlerde sana biraz daha yakınlaştığımı biliyordum, karşıdaki dağın ardındaydın işte. Daha da yanına sokulduğumu, Ankara'ya gideceğimi öğrendiğimdeyse kafamda kurup durduğum resim geldi gözümün önüne: Küçük bir otobüs terminalinde olmalıydık, sana sarılmama ramak kala sol elimde tuttuğum bavul yere usulca düşmeliydi. Ve sımsıkı sarılmak...

Lafı geçince " iki hafta" denir, azımsanır. Saatlerin hatta saniyelerin geçmemesi böyle bir şey olmalıydı. Bütün gece gözüme uyku girmedi. Son anda kötü bir şey olacak, her şey çok sonraya ertelenecek korkusuyla nizamiyeden çıkana dek mücadele ettim. O kalabalık meydanda, o koca binaların önünde Tanrı'ya "heyecan"ı neden yarattın diye soruyordum. Adrenalinin mideyi yakması ve bir insanın yerinde duramaması böyle olacaktı demek. Dakikalar sonra İzmir'in sıkış tepiş otobüslerinde, sabahın kör vakti uzun uzun düşündüğüm "O"nunla karşılaşacaktım.

Bu karşılaşmayı yüzlerce kez tasarladım. Çok defa rüyalarıma girdi. Birçokları için " Ne var ki canım, hiç mi bir insanla buluşmadın" lık bir durumdu bu. Ben de bunu söylüyordum kendime ; ancak kendi kendini olumsuzlayıp " hiç de düşündükleri gibi değil" diye ikna olmak bu oluyordu. Gerçekten diğerlerinin düşündüğü gibi olmayacaktı.

Dile kolay, o iki minik mavi küpeyi hediye paketine sararkenkinden bu yana bir çarpılmanın var olma gününü arzuladım. Bir gün boyunca bu kadar gülümsediğimi hatırlamıyorum, 10 Mart gününe benzer bir rüyayı yaşadığımı da. Ankara ne kadar çekilmezse, gözlerine arada engeller olmadan heyecanla bakmak o kadar güzeldi. Misafirhaneye döndüğümde harikulade olan rüyalarımın sonunu: "hayır olamaz sadece bir rüyaymış" dedirten üzüntüsünü yaşadım. Ama yaşadıklarım buz gibi gerçekti, ellerin sonuna kadar vardılar!

Sonraki gün de burukluk devam etti, söyleyeyim. Boğazımda koca bir düğümle dolaştım. Millete çattım, iki üçüyle dalaştım, bir sinirlilik hali... Bu geceyse burukluğun yerini, İzmir'de yorganı üstüme her çekişimde duyduğum o garip mutluluk aldı. Beni, her zaman yaşamayı arzu ettiğim " sinema filmi tadı" yaşama sürükleyen " güzellik"e sarılmıştım çünkü. "Düşlerimdeki gibi bir kadın"ın kilometrelerce uzakta da olsa var olduğunu ispatlayan o "güzel şey"e sarılmış, nefesini duymuştum.

Erkek meclislerinde çok defa söylenir: "Kadınlar elde ettikleri şeyleri bir süre sonra önemsemezler, bir kenara atarlar: bir kadına onu sevdiğini, ona değer verdiğini asla söylemeyeceksin"diye.

Hepsinin canı cehenneme! Sana deliler gibi aşığım, çok seviyorum seni ben! Cemal Süreya'nın dediği gibi: "Zarları atıyorum"...



ÇILGINLIK HAKKI

henüz bir çılgınlık hakkım var
tanrı, işte bütün kapıları açtı
tohum eken eller
duman tüttüren evler gibi
gerisi bize kaldı


çocukluğum nasıl sessiz geçtiyse
o denli bağırtısız yaşarım gerçeği
gıcırdamaktan utanan kapılar
uyandırmaktan sakınan saatler gibi
henüz bir çılgınlık hakkım var


neyi diliyorsak onu yaşayacağım
belki layık olunmayan bir dibi
kardeleni sunan kar
ölüye yaşamı verir gibi
tanrı, işte bütün kapıları açtı
bize kaldı gerisi


Murat Gil

12 Eylül 2011 Pazartesi

HAYAL BİLGİSİ

"Birkaç ay önce tanışma fırsatı bulduğum bu güzel dergide eserlerimin yayımlanıyor olması beni oldukça gururlandırdı. Sizler de HayalBilgisi'ni takip etmelisiniz."

İşte yeni sayı içeriği!!!



Hayal Bilgisi’nin 5. Sayısı Kitapçılarda...



Fotoğraflarıyla Hayal Bilgisi’ni güzelleştiren Neslihan Öncel Murat’a ve Emine Köseoğlu’na teşekkür ediyoruz.Hayal Bilgisi, 5. sayısı ile bir dizi değişikliğe uğradı. Bunlardan en önemlisi, sayfa sayısının 32’den 72’ye çıkmış olması. Böylelikle, iki aylık bir süre için okurlarımıza daha fazla eser ulaştırmış olduk. Yazı ve görselleriyle dergiye katkıda bulunan dostlarımızın sayısı bir hayli arttı.

Derginin editör ekibinin yayına hazırladığı birçok sayfa, bu sayıdan itibaren tüm sayılarımızda yer alacak. Bunlardan biri, Mevzuubahis sayfası… Bu sayfada, her ay, sosyal paylaşım sitelerindeki takipçilerimize yönelttiğimiz bir soruya internet üzerinden almış olduğumuz cevaplardan oluşturduğumuz seçkiyi yayınlıyoruz. Bu sayıdaki sorumuz, Facebook’un edebiyat üzerindeki etkisi idi… Mesut Gül’ün konu ile ilgili kısa hikâyesini okumanızı da ayrıca tavsiye ediyoruz. Bir portre, okunası kitaplar, izlenesi programlar, takip edilesi siteler, Hayal Bilgisi okuma listesi, edebiyat sözlüğü editör ekibimizin hazırladığı sayfalardan birkaçı…


Şiir çevirileri ile uzun süredir dergimizde yer alan Nihan Işıker, bu sayımızda bambaşka bir güzellik yaparak, okurlarımıza bir şiir bahçesi sundu. Üç şairin üç şiirini çevirerek sayfalarımıza taşıyan Işıker’e teşekkür ediyor ve bu şiirleri okumanızı da tavsiye ediyoruz. Müzeyyen Çelik, öykü serisine Resim Defteri ile devam ediyor. Çelik, her sayıda, çıtayı biraz daha yukarıya taşıyor ve bambaşka konularda, bambaşka üsluplar ile ortaya koyduğu çalışmaları ile Hayal Bilgisi’ni güzelleştiriyor.

Fecri Yağızer, Umut Pusat, Hakan Kartal, Bülent Gündoğan, Atilla Yaşrin, , , Hasan Parlak, Emine Köseoğlu, Murat Gil, Ebru M. Kayır ve , dergimizde ilk kez yer alan isimler…

5. sayısı ile yoluna devam eden Hayal Bilgisi, artık edebiyat okurunun kitaplığında yerini alan bir dergi oldu. Bizi destekleyen herkese ve tüm okurlarımıza teşekkür ediyoruz. 5. Sayısında Hayal Bilgisi’nin okuruyla buluşturduğu isimler şöyle:

| İnci Erkan Taş | | Cihat Albayrak | Müzeyyen Çelik | Ayşe Ünsal |Hakan Bilge | Şakir Taş | Yelda Karataş | | Mehdi Akan | Fecri Yağızer | | Umut Pusat | Şükran Belen | Hakan Kartal | , Elyad Musevi, Granaz Musevi (Çeviri: Nihan Işıker) | Bülent Gündoğan | Atilla Yaşrin | Mehmet Türkmen | Burcu İçli | (Çeviri: Mehmet Işıker) | Hasan Parlak | Emine Köseoğlu | Murat Gil | Nur Banu Bahçeci | Mesut Gül | Ebru M. Kayır | Zeynep Sağlam |

İlerleyen sayfalarda mutlaka size hitap eden bir yazı ve yazar ile tanışacaksınız.

İyi okumalar.

Gelecek sayıda buluşmak üzere…

[Cihat Albayrak]

Yayın Yönetmeni

editor@hayalbilgisi.org - http://hayalbilgisi.org


stanbul

* Mephisto Kitabevi | İstanbul (İstiklal Caddesi)

* Sahhaflar Kitap Sarayı | D. 24-25-26 | Beyazıt Sahaflar Çarşısı

* Semerkant Kitabevi | İstiklal cad. Süslü saksı sokak no : 5 Beyoğlu

İzmir

* Yakın Kitabevi | Tel: 0232 421 81 69 | Kıbrıs Şehitleri Caddesi No:104/A Alsancak

Ankara

* FORM OFSET & Matbaacılık | Tel: 0312 417 47 50



6 Eylül 2011 Salı

TELEFON VE ÖMER BAYRAMOĞLU

Yine bir Ömer Bayramoğlu şarkısı ve yine ben büyük bir keyif duyarak sizlere buluşturuyorum onun şarkılarını. Ömer Bayramoğlu, sanırım müzik piyasasında adını çok geç duyurabilmiş kendi halinde bir sanatçı. Zararından neresinden dönersek kar diyoruz ve onun güzel besteleriyle buluştuğumuz için şükrediyoruz.

Aslına bakarsanız ben adını bazı albümlerin içeriğinde görüyordum. Son olarak 2005 Hatırla(Yaşar) albümünde Hatırla parçasının altında imzası vardı, hep kendisini merak ediyordum.

Albümü 90'lı yılların ortasında piyasada olsaydı eminim benzer işlere imza atan arkadaşlarının önünde olacaktı Bayramoğlu. Özetle Akdeniz müziği diye adlandırabileceğimiz gitarın o güzel tınısını her şarkıda hissettiğimiz, lirik sözlerle besteleri daha da can yakan bir türün temsilcisi bu değerli sanatçı. 1970 Ankara doğumlu ve 90'larda dinlediğiniz pek çok şarkının ve albümün mutlaka bir yerlerine kendi imzasını atabilmiş bir insan kendisi. Buna rağmen kader onu karşımıza 2008'den sonra "Biz Önemliyiz" gibi harikulade bir albümle çıkardı. Müzik piyasasının "bakkal" şarkılara teslim edildiği şu günlerde birkaç sanatçıyla beraber kulaklarımızın pasını silebilmiştir Ömer Bayramoğlu.

Başta da belirttiğim gibi tek şanssızlığı kaset satışlarının revaçta olduğu yıllarda piyasada kendini gösterememesidir. Onu bilmem ama ben durumdan pek de hoşnutsuz değilim.Kendi adıma herkesin sevgilisi olmuş sanatçılardansa özel kişiler tarafından bilinen daha az popüler sanatçıları kendime yakın hissediyorum.

Şarkılarını bu blogdan hep benim sesimle dinlediniz ve şu sanatçının sesinden dinleyelim artık şarkılarını çekil aradan eeyore diyorsanız :) alın size legal bir link, bol bol dinleyin, albümün tiryakisi olacaksınız...http://www.ttnetmuzik.com.tr/#album-Biz_Onemliyiz-19325



Söz Müzik: Ömer Bayramoğlu Yorum: eeyore




Senin dizinde
Aşkın dilinde
Ne olur bir kez olsun
Aşkıma cevap ver
İçimde bir deniz
İçinde ikimiz
Ne olur bir kez olsun
Aşkıma cevap ver

Canım dersen
Canımda sen
kanımda akmayan anlarda yine sen

Sesin soluğun kesik
Bir şeyler eksik
Yoksa telefon mu kesik aramıyorsun

Havalar karlı kesin
Yollar bağlı kesin
Bu mevsim sen gelmiyorsun

Gelmezsen eğer yakama yapışmaz mı bu kadar acı keder...



Bu ne güzel bir şarkıdır. eeyore'nin favorileri:

1-telaşlı
2-ay gece yarısını geçerken
3-yeniden
4-telefon
5-haberi olsun
6-rüzgar


4 Eylül 2011 Pazar

RÜZGAR


En sevdiğiniz doğa olayı nedir diye bir soruya eminim : gün batımı, yağmur, yaz güneşi, dalgaların kıyıya vurması gibi pek çok yanıt verilebilir. Benim yanıtım "rüzgar" sanırım. Che'nin "Yağmur komünisttir; herkese eşit yağar, rüzgar ise kapitalisttir zayıf olanı yıkar." sözündeki rüzgar değil tabii ki :) Sıcak günlerde insanı bir nebze de olsa serinleten rüzgardan bahsediyorum.

Ömer Bayramoğlu "esme rüzgar" demiş şarkıda ama sonbahara adım attığımız şu günlerde kuruyan yaprakları havalara uçur be rüzgar!!


Söz-Müzik: Ömer Bayramoğlu yorum:eeyore

DÜN YİNE BİR RÜZGAR ESTİ DELİCE,
YAŞADIM SENİ GİZLİCE
GÖZÜMDE CANLANDI BİR BİR ANILAR,
ÜRPERDİM GEÇMİŞE

NASIL OLUVERMİŞ DE, GEÇMİŞ SENELER
KARIŞMIŞ ESKİYE
BİR ÇİFT KANAT TAKMIŞ YÜREĞİM,
UÇUVERDİM DÜNLERE

ESTİ RÜZGAR, ESTİ BU GECE,
YÜREĞİME, VURDU DELİCE.
BENSE SARHOŞ, HALA BURADA,
ESME RÜZGAR, ESME BU GECE.

BEKLİYORUM DA GELMİYORSUN,
TEK BİR HABER VERMİYORSUN


BENSE SARHOŞ HALA BURADA,
ESME RÜZGAR ESME BU GECE

O YILLAR GEÇTİ SİNSİCE
BENSE VARIM HALA ANILAR,
ANILARLA…

1 Eylül 2011 Perşembe

YAZ BİTTİ


yaz bitti eeyore21

Söz-Müzik: Yaşar Günaçgün Yorum:(affına sığınarak :) eeyore

Kenarda köşede kalmış şarkıları dinlemeyi ve söylemeyi diğerlerine göre daha çok sevdiğimi önceden söyledim mi bilmiyorum ;ama söylediysem de tekrarlamakta sakınca görmüyorum. Yaz mevsiminin bizi terk ettiği şu günlerde, sonbaharın habercisi turuncu gün batımlarında bağıra bağıra bu şarkıyı bestakarına eşlik ederek söylemeyi çok seviyorum. Dinlerken mırıldananlardanım. Ve işte o mırıldanmaları günün birinde kendim söyleyip kayda almışım :)


31 Ağustos 2011 Çarşamba

ANTİKA - 4 (ÖYKÜ)

... dükkanın önüne gelmişlerdi bile. genç kız arabayı durdurup arda'ya döndü:"böyle bir şeyi yaptığına inanamıyorum, beni ne kadar mutlu ettiğine inanamazsın arda ; ama yine de bu riski almanı istemiyorum;sonuçta gecenin bir vakti dükkanı açmak pek mantıklı değil gibi.başını belaya sokmanı istemem.

arda, okuduğu roman kahramanlarının, hayatında yer etmiş filmlerin aktris ve aktörlerinin destek nidalarını kulaklarında hissediyor; aşık olduğu insan için bir şey yapabilmenin haklı gururunu yaşıyordu. gözleri kıvançla parladı. daha önce kendisinden hiç duyulmamış kararlı bir ses tonuyla.

-sinem, aylardır bu yüzük için yanıp tutuştuğunu anlıyordum. yarın buralardan uzaklaşacak olman çok istediğin o şeye ulaşamayacağın anlamına gelmiyor. ben bugün şunu anladım. çok uzaklarda da olsa istediğin şey asla karamsarlığa düşmemeli insan, kader her zaman bizi arzu ettiklerimize götürecek yolu seçeneklerinin arasına yerleştirir. ilk bakışta bu yol girilmemesi gereken bir yol gibi gözükse de bize düşen o yolun sonunu sezmek ve sonuna kadar gitmek. insan çılgın gibi arzu ettiği şeye ulaşabilir sinem buna inanıyorum. yeter ki bir çılgın gibi o yola girmeyi göze alabilsin.

arda, şimdi gözlerine dolu gözlerle bakan bu güzelliğin son kurduğu cümleden kendisini haftalardır deli gibi arzuladığını anlamasını beklemişti. içinde ne varsa haykırmak istiyor, ona bu denli yaklaşmışken yakınlarında olması için yalvarmayı aklından geçiriyordu.

sözlerinin ardından kızın gözlerine değil de dudaklarına baktığını fark etti. kalbi dört nala koşan bir atın toprağı dövdüğü gibi hızlı hızlı çarpıyor, arda sesi gittikçe artan soluk alıp verişlerinin duyulacağından korkuyordu. genç kız arda'ya daha da yaklaşmıştı. daha da yakındılar artık. bu bin yıllar boyunca yer hareketleriyle santim santim birbirine yaklaşan büyük kara parçalarının görkemli buluşmasını andırıyordu. az sonra göğün kapkaranlık yüzünü bir anda aydınlatan şimşeklerin yaptığı gibi bu iki gencin soluduğu hava elektriklenebilirdi.


-içeri girip yüzüğü alsak iyi olacak sinem, diyerek kapıyı ilk açan arda oldu. içinden kendine ve utangaçlığına küfürler ediyor, belki bir daha asla yakalayamayacağı bu fırsatı tepmiş olduğuna inanmak istemiyordu. genç kız arabanın kapılarını kapamak için elinde tuttuğu anahtarlığı kullandıktan sonra dışarıda kendisini bekleyen arda'nın yanına geldi.

arda az evvel yaşananları beyninde defalarca yaşıyor, gerçekte o ana dönemeyeceğini ve hatasını telafi edemeyeceğini bilse de kafasında arzu ettiği şeye ulaşıyordu. bütün bu düşünceler arasında genç kızın "anahtarlar yanında değil mi" sorusuna biraz gecikmeli de olsa yanıt verebildi.

-efendim, a evet tabii yanımda.

tıpkı otobüsü beklerken çıkarmakta zorlandığı kentkartı gibi anahtarlar da cebinin en ücra köşesinde kendisini alarak deliğe sokacak parmakları bekliyordu. bu sırada hınzır bir rüzgar sokakta yerlere saçılmış bir tomar gazete kağıdını, ve orada burada duran bir sürü kuru yaprağı havalandırdı. rüzgarın etkisiyle havaya kalkan bir miktar toz da sağ gözüne kaçmıştı arda'nın. gözüne toz kaçan herkes bilir, bu durum gece karanlığında gözlerine her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyan genç adamı inanılmaz rahatsız ediyordu. genç kıza bu durumu çaktırmamak adına ses etmedi. bir müddet cebinde anahtarları arayan arda zorlansa da anahtarları oradan çıkarmayı başardı. öncelikle dükkanın alarmını anahtarlık yardımıyla devre dışı bıraktı, sonrasında kapıyı örten kepengin kilidini açması gerekiyordu. sağ gözü içine kaçan tozdan resmen sırılsıklam olmuş yanağına yaşlar süzülmüştü.arda'nın son istediği şey sinem'in onu ağlıyor sanmasıydı. gözünü her hareket ettirişinde onu adeta deli eden bir rahatsızlık duyumsuyordu. her şeye rağmen kaldırıma eğilerek bu işi de görmeyi bildi. büyük bir gürültüyle kepengi kaldırdı. artık kepenk açılmış, kapı açılmayı bekliyordu.kilide anahtarı usulca soktu ve gözündeki acıya rağmen zor bir işi başarmış bir çocuğun sevincini yüzüne yansıtarak arkasında beklemekte olan sinem'e döndü. sonunda ba...



temmuz 2006-alsancak devlet hastanesi

-anneciğim nasılsın, ah kıyamam ben kuzuma sonunda uyanabildin.
-anne! neredeyim ben ne oldu bana?
- ah canım benim biz de bilmiyoruz aslında , polisler bunu araştırıyorlar. çok şükür hayattasın ya. seni dükkanın önündeki kaldırımda duvara dayanmış uyuyorken bulmuşlar. şükür ki bir şeyin yok. sanırım soluduğun bir gazdan ötürü bayılmışsın. bunu yapanın elleri kırılsın inşallah. polis, kamera kayıtlarından biri kız iki erkeğin çalıştığın dükkanı soyduğunu, ertesi günkü açık artırmada satışa sunulacak olan milyon dolarlık takıları kasayla beraber kaçırdıklarını ve sırra kadem bastıklarını tespit etmişler. ama sen bunları boşver kuzum, iyisin ya! bir şeyin yok ya çok şükür yaradana.
- nas.. nasıl.. nasıl yaaa!!!


SON

Murat Gil (eeyore)

30 Ağustos 2011 Salı

ANTİKA - 3 (ÖYKÜ)


... arda kendine geldiğinde sinem elindeki kartı ona uzattı. genç kız içten bir tebessümle, "orada kabul etmeyeceğini düşünerek söyleyemedim; ancak sonrasında yaptığımın yanlış olduğunu fark ettim, neyse ki seni kaçırmamışım. ben arabayla gelmiştim istersen seni evine bırakabilirim."dedi.

arda, bugün belki de hayatının en hareketli, en heyecanlı gününü yaşıyordu. oğul ve hakan'ın davetini kabul ettiğinde aralanan kapılar sanki artık sonuna dek açılmıştı. onun utangaç, kırılgan yanına inat kader, zoraki bir biçimde sinem'i yoluna çıkarıyordu. kızın teklifini mağrur bir tavırla yani muhtaç görünmemeye çalışarak reddetti. "sana zahmet vermek istemem, birazdan otobüsüm gelir."

genç kız: "rica ederim, ne zahmeti arabam da şurada zaten. lütfen, itiraz istemem haydi." deyince gönlünün derinliklerinde böylesine bir deneyime dünden razı olan o kıpır kıpır çocuk, bu nezaket içeren sözcüklerle bezenmiş emre karşı çıkamadı. arda, yelkenleri suya indirmişti, iki genç arabaya kadar yürüdüler.

sinem, arda'ya antikacıdaki işleri ve dersler ile ilgili pek çok şey sordu bu kısa zamanda. arda, utangaçlığını üzerinden atmaya çalışırcasına her defasında daha fazla sözcükle cevap veriyordu. pek çok kızın doğuştan var olan sezme yetisiyle arda'nın haddinden fazla utangaç, insanlarla diyaloğa girme konusunda çok beceriksiz olduğunu sezmiş gibiydi sinem.

kontağı çevirdiğinde yol boyunca yolun her iki yanında adeta geçenleri selamlar gibi duran ağaçlara ve durakta bekleyen insanlara bakarak iç çekti genç kız.

- sanırım buradan ayrılmak pek kolay olmayacak.
-nasıl yani? ne ayrılığı ?... arda ilk kez bu kadar uzun göz göze kalabilmişti sinem'le. yüzünde hiçbir şey anlayamamış bir çocuğun sevimli eblekliği belirmişti.
-yarın sabah 7 uçağı ile amerika'ya gidiyorum. bir değişim programı. üniversiteyi orada tamamlayacağım. orada yaşayan kız kardeşimle aynı daireyi paylaşacağız. buradan ayrılmak o kadar zor geliyor ki anlatamam sana. bu şehir, bu insanlar, bu gökyüzü... bunları bir anda bırakıp gitmek inan ağır geliyor.

arda geç bulup erken kaybetmenin bedeninde bıraktığı o tarif edilmez acıyı hissediyordu şimdi. kader, onun bütün direnişlerine rağmen bu güzel kızı defalarca yoluna çıkarmış, o bütün ikramları zor beğenen bir müşteri gibi her defasında reddetse de kader, bu iki genç insanı yeniden buluşturmak için diretmişti. şimdi talihi, bu olası filizlenmenin arefesinde onların yollarını epey uzun bir süreliğine ayıracaktı.

arda, afalladığını belli ederek ve sessizliği dağıtmak istercesine,

- mecbur musun gitmeye, burada bitiremez miydin üniversiteyi? amerika'yı eğitim ve kariyer için şart görmeyi anlamsız buluyorum. istenirse buralarda da önemli işler yapılabilir.

- ben de senin gibi düşünüyorum arda; ama babamın ısrarlarına boyun eğiyorum işte.

bu kısa diyalogdan sonra arda bir müddet kafasını yol tarafına çevirerek boş kaldırımları izledi. radyodan yükselen hoş tını iki genci de uzaklara götürmüş gibiydi. sessizliği bölen sinem oldu:

- senin de kafanı şişirdim kendi dertlerimle.
- yok canım estağfurullah, geç tanıştık; erken vedalaşacağız sanırım.
-ya evet, aslında simanı okuldan hatırlıyordum arda, antikacıya gelip seni orada gördüğümde birkaç defa konuşmayı istedim; ama nedense çok meşgul gibiydin ya da önemli işlerin peşindeymiş gibi davranıyordun. seni rahatsız etmek istemedim açıkçası.

arda, seni gördüğümde hissettiğim heyecanla ne yapacağımı şaşırıyordum, elim ayağıma dolanıyordu, ağzımdan çoğu zaman zoraki çıkan sözcükler en kuytu köşelerime saklanıyorlardı. hem seninle deliler gibi konuşmak istiyor hem de bunu yaparsam kalpten giderim korkusunu üzerimden atamıyordum demek istedi ama "evet, patron biraz aksidir sürekli bir şeyler buyuruyordu" demekle yetindi.

- çok güzel bir yer orası. orada kendimi inanılmaz rahatlamış hissediyordum arda. sanki beni geçmişe götüren bir kapıdan geçiyordum antikacıya girerken. oraya her geldiğimde almayı arzu ettiğim bir yüzük vardı. onunla aşk yaşıyorduk diyebilirim. sürekli onun etrafında dolaşıyordum, ışığın etrafında dönen pervane gibi. o kadar güzeldi ki. ah, ama harçlıklarımı birleştirip de onu almak bir türlü mümkün olmadı.

arda, sinem'in etrafında dolandığı yakut taşlı 19.yüzyıldan kalma yüzüğü çok iyi hatırlıyordu. yüzük oldukça pahalıydı. en azından bir öğrencinin pek çok harçlığını birleştirse de alamayacağı kadar pahalıydı. sinem'e cevap vermek zorunda hissederek: "o, yüzük oradakilerin en güzelidir." diyebildi.

yolu yarıladıklarında sinem hayıflandığını belli ederek arda'ya döndü.

-kaderin cilvesine bak, biliyor musun babamın gönderdiği son para ile o çok arzu ettiğim yüzüğü alabilecektim; ama ne yazık ki sabah 6'da havaalanında olmalıyım. sanırım arzunun yoğunluğu arzuyu gerçekleştirmeye yetmiyor.

arda, yıllar boyunca onu dümdüz bir yolda etliye sütlüye karıştırmadan yürüten, onu sıkıcı bir hayata mahkum eden kaderine isyan edercesine aşk duygusunu onunla keşfettiğini hissettiği bu güzelliğe bir jest yapmayı istedi. okuduğu romanlarda, hatta dersini aldığı tarih kitaplarında böyle anlatılmıyor muydu aşk? aslan yürekli şovalye prensesi için her türlü çılgınlığı denemeyecek miydi? sevgiliye kavuşamayacağını bilse de yalnızca güzel gülüşünü görerek canını vermek isteyen şairleri okumamış mıydı? yarından itibaren bir daha göremeyecek olsa da sevgilisi için bir şey yapmak istedi, ilk kez üzerindeki ürkekliğin gittiğini yapacağı şeyle bir şeyleri kendine kanıtlayabileceğini düşündü.

- şuradan sağa döner misin, dükkana gidiyoruz...

DEVAMI YARIN

28 Ağustos 2011 Pazar

ANTİKA - 2 (ÖYKÜ)


... takıl'ın önüne geldiğinde gözlerini kısmış masalarda oğul ve hakan'ı arıyordu. astigmat olan gözleri için bu gözlüklerin de miyadı dolmuştu anlaşılan. arkadaşları dışarıdaki masalarda değillerdi, belli ki kendilerine içeriden bir masa seçmişlerdi. arda, yan yana sıralanmış bu eski rum evlerinin kafeden ziyade insanların yaşayacağı meskenler olarak kullanılması gerektiğini düşünürdü hep. kapının hemen dibinde sokağı mis gibi kokusuyla kuşatan yaseminler, pencere ve cumbaları çeşit çeşit renge boyayan sardunyalar hayal ederdi. böylesine loş odaların sevimsiz karanlık duvarlarında müzik diye korkunç bir gürültünün yankılandığı yapılar olmamalıydı bu güzelim evler. öyle ki o kapılardan çığlık çığlığa sokağa fırlayacak afacanlar, onları cumbalarında çay keyfi yaparken gözeten anneler düşlüyordu. o anda, arkadaşlarının giriş katında da olmadıklarını fark etti. geriye tek bir ihtimal kalmıştı: onları üst katta bulacaktı.

zemini üst kata bağlayan ahşap merdivenden çıkarken ev arkadaşı bekir'in son zamanlarda iç sıkan felsefi sohbetlerini tercih etmeliydi diye düşündü. buraya gelişini sorguluyordu. bu tip yerler hiçbir zaman arda'yı cezbetmemişti. ortam, şarkılar, insanlar onun ilgi alanına girmiyordu. memleketten beraber geldiği oğul ve hakan'ın gönül koymayacaklarını, sırf o gece onları reddetti diye okulda kendisine takılmayacaklarını bilse belki de bu mekana adımını dahi atmazdı. son basamağı da aşarak üst kata vardığında çevresini şöyle bir süzdü. nihayet,oğul ve hakan hemen karşıdaydı.

masaya geldiğinde oğul ve hakan'ın zevzekliğe varan takılmaları onu etkilemedi bile. arkadaşları hoş geldin mahiyetinde yanaklarını öpüp sırtını sıvazlarken o masada oturan kıza kilitlenmişti. bu oydu. evet, tam karşısında tebessüm ederek oturuyordu. defalarca tezgahtarlığını yaptığı antikacıya gelen, takılara göz atan, onca gelip gitmesine karşın ağzından tek kelime dahi çıkmayan sarı saçlı, pembe bereli kız karşısında duruyordu. kalbinin göğüs kafesini yırtarak dışarı çıkmak istediğini hissetti. midesine boğazından inen bir ateş topu ilerliyordu şimdi. bu güzel anı oğul'un gereğinden fazla nükteli cümleleri böldü.

-arkadaşlar, size daha önce de bahsettiğimiz hemşerimiz arda. memleketimizin yüz karasıdır kendisi. bizi bilenler bu sizin oralı olamaz derler sanırım. her defasında bizi yalvartır, bugün kendinizi şanslı hissetmelisiniz bayanlar, arda bey bir mucize eseri teklifimizi reddetmedi ve masamızı şereflendirdi. bu arkeolog arkadaşımıza kaldıralım kadehlerimizi!!

oğul bunları söylerken arda'nın yanakları hemen pespembe kesilmiş, delikanlı gözlerini nereye kaçıracağını bilmez bir halde söylenenlere tebessüm etmişti. hakan, haddini aşan bu kısa tanıtma faslından sonra masadakileri arda'ya bir bir tanıttı. masada 3 kız vardı. masadaki kızların ikisi kardeştiler. merve ve gizem. gizem'in yanında erkek arkadaşı berke oturuyordu. oğul ve hakan gibi işletme bölümünde okuyorlardı ve sınıf arkadaşıydılar. arda'yı ilgilendiren sözcüklerse az sonra dökülecekti.

-sinem, radyo televizyon ve sinema 3.sınıfta okuyor. bu güzel kıza iyi bak arda, geleceğin yönetmeniyle aynı masayı paylaşıyorsun.

arda dünyadaki hiçbir nesneye belki böyle dikkatle bakmamıştı.

-hadi ama abartma, diyerek hakan'dan sözü aldı sinem. memnun oldum arda. okuduğun bölüme büyük bir ilgim var, sanırım biliyor musun? eski eşyalara olan ilgimden bunu anlamışsındır.

arda, adının sinem olduğunu nihayet öğrendiği sarışın kızın kendisine kurduğu cümlelerin bitmesini hiç istemiyordu. onun antikacıda çalıştığının farkına vardığını belirten bu cümleler çölde vaha bulmuş bir bedevi gibi sevindirdi delikanlıyı. evet, evet sanki günlerdir çölde bir damla su için kilometrelerce yol kat etmiş bir bedevinin suyla buluşması gibi kana kana içmek istiyordu sözcüklerini. antikacıda sessiz kalarak kendisini geceler boyu düşündürdüğü günlerin acısını çıkarmak istiyor, bitmesin diyordu içinden: konuş, konuş, konuş...

arda yalnızca: "fark ettim" diyebildi sinem'e. sonrasında da neredeyse hiçbir kelime edemedi. bir iki saat boyunca masada oğul ve hakan'ın çekip çevirdiği gürültünün içine karışan sohbete çoğu zaman pespembe yanakları ve tebessümüyle meze oldu. bir bira içerek eşlik etti arkadaşlarına. ortamın loşluğundan faydalanıp defalarca sinem'in bal rengi gözlerine kaçamak bakışlar attı. kızın alnını tamamen örten kahküllerini, omuzlarına inen sapsarı saçlarını artık görebiliyordu. dükkana her geldiğinde başında harikulade taşlarla bezenmiş bir tac gibi duran beresi yoktu. yüzünün sert çizgilerinin aksine güldükçe dudağının kenarında beliren ve yumuşacık bir tebessüm belirtisi olan o minik gamzeyi ilk kez orada fark etti. kadehinden her yudum alışında arda'nın gözüne çarpan, zümrüt taşlı yüzük kızın güzelliğinin yanında sönük kalıyordu.

gecenin sonuna doğru bir telefon üzerine arkadaşlarından affını isteyen hakan masayı ilk terk eden kişi oldu. arda, beni arabanla eve bırakacaktın; söz vermiştin, diyemedi bile. şimdi bu saatte ne yapabileceğini düşünüyordu. saatine telaşla baktı, bir an evvel masadan kalkarsa son otobüse yetişebileceğinin farkındaydı.

durağa yürürken oğul ve hakan'ın davetini geri çevirmemesinin fena olmadığını, hakan'ınsa tahmin ettiği gibi güvenilmez olduğunu düşünüyordu. her şeye rağmen günlerdir merak ettiği, ona ilk kez hissettiği duyguları yaşatan kızı görmüş, onunla aynı masayı paylaşmış dahası onun da arkeoloji ve tarihten hoşlandığını öğrenmişti. ayrıca kayıtsız gibi dursa da sinem onun antikacıda çalıştığının farkındaydı.

durakta son otobüsleri bekleyen bir yığın insan vardı. durağın arkasında yer alan caminin etrafını çevreleyen alçak duvarın kenarına yaslandı. bütün günün yorgunluğunun ardından yarın tatil yapacağı için kendini mutlu hissediyordu. kentkartını bulmak için cebini yokladı. kentkartı olmadan bu saatte evine dönmesi mümkün değildi. cebinde beş kuruş parası yoktu. elini diğer cebine attığında nihayet cebin derinliklerinde kentkartına ulaştı. cebinden çıkarmakta zorlandığı kart, o anda elinden kayarak kaldırıma fırladı. kartı almak için bir sürü insanın beklediği kaldırıma eğildiğinde aynı karta hamle yapan kırmızı oje sürülmüş narin parmaklarıyla o küçük eli fark etti. gözleri şimdi olduğu yerde kendisine gülümseyen bu tanıdık bal rengi bir çift gözle karşı karşıyaydı...

DEVAMI YARIN

ANTİKA - 1 (ÖYKÜ)



bütün gün öyle çok çalışmıştı ki akşamüstü için arkadaşlarından gelen buluşma çağrısına "evet" demek gelmiyordu içinden. oldukça içine kapanık bir çocuktu arda, yaşıtlarına nazaran gayet sessizdi. işini yapar; fazlasına karışmazdı. sohbetlerin içinde zaman zaman "evet"lerin, "haklısınız"ların, çoğu zaman da "valla, bilmem ki"lerin adamıydı. etrafında pek arkadaşı olduğu söylenemezdi. etrafındaki arkadaşlarınınsa alay konusuydu bu çekingen hali. üniversitedeki sınıf arkadaşları kendisine acımayıp onu buluşmalara davet etmese, dışarıda vakit geçireceği de pek yoktu. onların eğlence kaynağıydı bir anlamda bu zayıf, uzun boylu çocuk. bir yandan tarih bölümünün zor derslerine kafa patlatıyor; diğer yandan da okul harçlığını çıkarabilmek için çalışıyordu. 1 senedir fakülteye yakın bir antikacının yanındaydı. çalıştığı dükkanda antika eserlerin tozunu alıyor, rafları düzeltiyor; patron yokken müşterilerle ilgileniyordu. patronu, onun bu sessiz sakin halini çok severdi. zaten aradığı da böyle sessiz, her işe burnunu sokmayan mülayim bir çıraktı. arda, alelade bir çırak da değildi üstelik, üniversitede okuyordu ve tarihe ilgi duyuyordu, bununla beraber disiplinle çalışan genç adam, patronu için biçilmiş kaftandı.

oğul'dan gelen " kanki; biz, alsancak'ta 'takıl'dayız; hemen otobüse atlıyorsun, geliyorsun... itiraz istemem...;) mesajına cevap vermemeyi tercih etti arda. bütün gün çok yorulmuştu; ayrıca oğul, hakan ve serhat'ın bazen kırıcı olabilen şakalarına maruz kalmaktan sıkılmıştı. yarın erken kalkacak ve her zamanki gibi okulun yolunu tutacaktı. sabahki dersi kaçırmaya niyeti yoktu. bütün bunları düşünüp kendince haklı mazeretler üretirken telefonu çaldı. arayan hakan'dı. telefonu açıp açmamak arasında tereddüt yaşadı. telefonsa öyle ısrarla çalıyordu ki içinden bir ses "açmalısın" diyordu.

-arda, birader neredesin?
-eve, dönüyorum hakan, yoldayım...

aslında yürümüyordu; durakta otobüsünün gelmesini bekliyordu. ev arkadaşı gökberk ile yaşadığı, gökberk'in tez ödevini bahane ettiği şu günlerde bulaşıkları yıkadığı, odasındaki elektrik tesisatı yandığından bu yana haftalar geçmesine rağmen tamirciye verecek parası olmadığı için mum ışığında ders çalıştığı, boş zamanlarında gökberk'in düşük çenesini çektiği, fırsat bulduğu zamanlarda bilgisayarın başında sörf yaparken sızdığı, o sıkıcı öğrenci evine gidecek tek otobüs bu duraktan geçiyordu.
hakan, mesajdaki isteğini yineledi:
- oğlum, hemen bi otobüse binip takıl'a geliyorsun, yemin ederim darılırım bak, bir daha konuşmam seninle. burada işletmeden arkadaşlarla kafa dağıtıyoruz biraz, sen de olacaksın aramızda.
hakan sesinin duyulmasını istemiyormuşçasına adeta fısıldayarak:
"kanki, çok güzel hatunlar var ayrıca, sen bi gel yaaa!!!"

anlaşılan sınıf arkadaşları hakan, oğul ve serhat'ın eğlencesi tamam olmamıştı. her fırsatta takıldıkları arda'nın da yanlarında olmasını istiyorlardı. fakülteden arkadaşları arda'nın mülayim halini severlerdi aslında. çoğu zaman kendisine takılsalar da bu pasif haline acırlardı arda'nın. biraz sosyalleşmesini arzu ederlerdi. buna rağmen sözleriyle kimi zaman arda'nın kalbini kırdıkları da oluyordu.arda, pek bulunmasa da katıldığı ortamlarda kendisine eğlence arayanların hedef kişisi oluveriyordu.

adeta su sızdırmayan kumral saçlarını birazcık şekle soksa yakışıklı bile sayılabilirdi arda. keskin yüz hatlarını saran kirli sakalı bal rengi gözleriyle uyum içindeydi. 13 yaşından beri taktığı demode gözlüğü bir kaza sonucu kırıldığı hafta fakültedeki birçok kızın kendisine anlam veremediği bir şekilde bakması onu şaşırtmış, bir hafta boyunca utancını gizlemek adına okulun kantinine uğramamıştı.

arda, hakan'ın telefondaki sözlerine inanmak istemiyordu ;ancak kendisini boğan o evi "biraz daha geç görsem, iyi olabilir." diyordu bir yanı. arkadaşlarının buluşma tekliflerini genelde reddeden delikanlı bu kez kararsız kalmıştı. bir taraftan oğul ile hakan'ın eğlencesine meze olmayı istemiyor bir yandan da evde bekleyen yalnızlığını düşünüyordu.

uzun süredir odasına kapandığı günlerde dükkana arada sırada uğrayan ve iletişimden olduğunu düşündüğü sarışın kızı düşünüyordu. adını bilmediği bu sarışın kızın eski yüzüklere olan ilgisi dikkatini çekmişti ilkin. patronun olmadığı bir anda onunla ilgilenmek durumunda kalmıştı. hiçbir suretle kendisiyle konuşmayan bu kızı düşlediği vakit:


-ee, ne diyorsun birader, orada mısın?
-bilmem, napsam ki, çok oturacak mısınız orada? sesi titreyerek sorduğu bu soruya kararlılıkla cevap verdi hakan:
-ya atla gel işte, kalktığımızda ben seni arabayla bırakıcam, söz! hadi,çabuk bekliyoruz..

bölümdaşı gökberk'in tarih programlarını andıran, dünyayı kurtardığı ya da saçma sapan cümleler kurduğu sıkıcı gece sohbetindense hakan ve oğul'un arkadaşlarıyla farklı bir dünya içinde olmak, biraz kafa dağıtmak fena fikir değildi aslında. aynı ses tonuyla "peki" diyerek kapadı telefonu. yolun karşısına geçerek alsancak yönüne giden bir otobüsü son anda yakaladı. genç adam bu buluşmanın hayatını alt üst edeceğini asla bilemeyecekti...


DEVAMI YARIN...