27 Eylül 2011 Salı

MEKTUP

ErikiM,

Bu mektubu yolladığım mektuplarla aynı duygular içinde yazmayacağımı hissediyorum. Gecenin bilmem kaçı. Misafirhane öyle bir sessizlik içinde ki adeta korku filmlerinde sıklıkla karşılaşılan ve insanların yıllarca uğramadığı köşkleri andırıyor. Yüzümün sağına sadece karargahın sarı ışıkları vuruyor. Bu gecelik nöbetimin süresini uzatıyorum.Umurumda değil zaten: uykusuzlukmuş, yorgunlukmuş, yarın telaşıymış. Gecenin bu vaktinde sadece sana yazmak istiyorum.

Geçenlerde misafirhaneden yemek için bölüğün yolunu tuttuğumda fark ettim sivildeki ne çok şeyi-bunların arasında yapmayı çok sevdiğim şeyler de var- unutur gibi olduğumu. Burası insanı bir başka hale getiriyor. Bilmeyen, anlamayan, geçmişi sanki hiç olmamış insanlar olup çıkmışız. Hele ilk günlerde birçoğumuzun kafası şu kocaman nizamiyeden çıkacağımız günü düşlemekten öyle yoruluyordu ki kendimizi, hatta ailemizi düşünmeye fırsat bulamadığımızı birbirimize itiraf ediyorduk.İşte geçen gün, o yolu yürürken tekrar hatırladım; daha ilk günün gecesi başımı yastığa koyduğumda sana sarılacağım anı düşlüyordum. O günlerde sana biraz daha yakınlaştığımı biliyordum, karşıdaki dağın ardındaydın işte. Daha da yanına sokulduğumu, Ankara'ya gideceğimi öğrendiğimdeyse kafamda kurup durduğum resim geldi gözümün önüne: Küçük bir otobüs terminalinde olmalıydık, sana sarılmama ramak kala sol elimde tuttuğum bavul yere usulca düşmeliydi. Ve sımsıkı sarılmak...

Lafı geçince " iki hafta" denir, azımsanır. Saatlerin hatta saniyelerin geçmemesi böyle bir şey olmalıydı. Bütün gece gözüme uyku girmedi. Son anda kötü bir şey olacak, her şey çok sonraya ertelenecek korkusuyla nizamiyeden çıkana dek mücadele ettim. O kalabalık meydanda, o koca binaların önünde Tanrı'ya "heyecan"ı neden yarattın diye soruyordum. Adrenalinin mideyi yakması ve bir insanın yerinde duramaması böyle olacaktı demek. Dakikalar sonra İzmir'in sıkış tepiş otobüslerinde, sabahın kör vakti uzun uzun düşündüğüm "O"nunla karşılaşacaktım.

Bu karşılaşmayı yüzlerce kez tasarladım. Çok defa rüyalarıma girdi. Birçokları için " Ne var ki canım, hiç mi bir insanla buluşmadın" lık bir durumdu bu. Ben de bunu söylüyordum kendime ; ancak kendi kendini olumsuzlayıp " hiç de düşündükleri gibi değil" diye ikna olmak bu oluyordu. Gerçekten diğerlerinin düşündüğü gibi olmayacaktı.

Dile kolay, o iki minik mavi küpeyi hediye paketine sararkenkinden bu yana bir çarpılmanın var olma gününü arzuladım. Bir gün boyunca bu kadar gülümsediğimi hatırlamıyorum, 10 Mart gününe benzer bir rüyayı yaşadığımı da. Ankara ne kadar çekilmezse, gözlerine arada engeller olmadan heyecanla bakmak o kadar güzeldi. Misafirhaneye döndüğümde harikulade olan rüyalarımın sonunu: "hayır olamaz sadece bir rüyaymış" dedirten üzüntüsünü yaşadım. Ama yaşadıklarım buz gibi gerçekti, ellerin sonuna kadar vardılar!

Sonraki gün de burukluk devam etti, söyleyeyim. Boğazımda koca bir düğümle dolaştım. Millete çattım, iki üçüyle dalaştım, bir sinirlilik hali... Bu geceyse burukluğun yerini, İzmir'de yorganı üstüme her çekişimde duyduğum o garip mutluluk aldı. Beni, her zaman yaşamayı arzu ettiğim " sinema filmi tadı" yaşama sürükleyen " güzellik"e sarılmıştım çünkü. "Düşlerimdeki gibi bir kadın"ın kilometrelerce uzakta da olsa var olduğunu ispatlayan o "güzel şey"e sarılmış, nefesini duymuştum.

Erkek meclislerinde çok defa söylenir: "Kadınlar elde ettikleri şeyleri bir süre sonra önemsemezler, bir kenara atarlar: bir kadına onu sevdiğini, ona değer verdiğini asla söylemeyeceksin"diye.

Hepsinin canı cehenneme! Sana deliler gibi aşığım, çok seviyorum seni ben! Cemal Süreya'nın dediği gibi: "Zarları atıyorum"...



1 yorum:

  1. duyguları en güzel şekilde ifade eden harika bir mektup...ve son söz...her zaman duyulmak istenilen...

    YanıtlaSil