17 Aralık 2015 Perşembe

ŞAHANE DÜĞÜN

Devlet tiyatrolarında izlediğim ikinci komediden de büyük bir keyif alarak ayrıldım. Önceki oyun yani Bir Daha Çal Sam'de Ozan Yıldırım'ın muhteşem performansıyla coşmuştum. Dün geceki oyun da Bir Daha Çal Sam gibi yerli ürünü değildi. Şahane Düğün Robin Hawdon'un bir oyunu imiş ve pek çok özel tiyatro bu oyunu sahnelemiş.  Yönetmen Metin OYMAN oyunu yönetmiş. Konak sahnesindeki bu harika komedi için son birkaç gününüz, şansınız varsa sonraki dönemde yeniden sahneye konabilir.
 
 
Oyunun konusu özetle şu şekilde: "Londra’nın  dışında  bir taşra oteli,  yeni  bir hayata  adım atmak üzere  evlilik törenine hazırlanan  genç bir çift, hazırlıkları takip eden yakın dostları, gelinin annesi ve hayatlarına bir anda giren beklenmedik misafirler ile olaylar… Evlenmek için seçtiğiniz kişi “doğru insan” değilse ne olur? Peki ya “doğru insan”  tam düğünden önce karşınıza çıkarsa? İşte bu sorular kahramanlarımızı içinden çıkılmaz gibi görünen sorunların, eğlenceli bir dolantının ortasına sürüklüyor, kahkahalarımızı tutamayacağımız bir dizi komik olay ustaca bir kurguyla sahneye taşınıyor…"
 
Oyundan ve oyunculuklardan biraz bahsetmek gerekirse öne çıkan isimler olarak başkahraman Serkan Kunter'i ilk sıraya almalıyız. Oyun boyunca jest ve mimikleriyle yaptığı hatayı kapatmak için çırpınan saftirik damatı çok iyi sahneliyor Kunter. Oyunun replikleri yabancı bir senaryondan çevrildiği için oyuncuların tamamı bir Amerikan yapımı sitcomda oynuyorlarmış gibi performans sergiliyorlar.
 İzleyenlerin Baba Ocağı dizisinden hatırlayacakları Mustafa Şen de damadın talihsiz sağdıcı rolünde oldukça başarılı olmuş. Konak sahnesinin oyun için hazırlanışından hiç bahsetmeyeceğim. Diğer bütün oyunlarda da sözünü ettiğim üzere sahne profesyonelce hazırlanıp sahnede de böylesine deneyimli isimler olunca oyundan aldığınız keyif iki katına çıkıyor.

Oyundaki 4 bayan karakter de talihsiz sıfatıyla anılabilecek durumda. Başkarakter Reachel, Tom'un sevgilisi Judie, otel hizmetçisi Julie ve gelinin annesi. Hepsi de ya erkeklerden ya da erkeksizlikten yakınmakta. Başkarakterimiz aldatılan Reachel'ı Işın Karakan Yıldız oynuyor ki bence Serkan Kunter ve Mustafa Şen ile sahnede parlayan üçüncü isim kendisiydi. Tüm bu karmaşaya neden olan Judie'yi ise Ceyhan Gölçek canlandırıyordu. Hem dizilerde hem de başka oyunlarda gözlemlediğim kadarıyla genellikle oyunun bir adım önüne çıkan Gölçek'ten aynı performansı göremediğimi belirtmeliyim.

Oyun İzmir'de sahneye konmaya bir süre daha devam edecek. Elinizi çabuk tutsanız iyi olur çünkü kemikleşmiş bir izleyici kitlesi var İzmir'de ve Konak sahnesinin koltukları inanın hiçbir zaman boş kalmıyor. İyi seyirler



30 Kasım 2015 Pazartesi

EDEBİYAT DERGİLERİ VE DİJİTAL YAYINCILIK ÜZERİNE

Edebiyat dergileri ile ilgili tabuya varan hassasiyetlerim vardı eskiden. En amatöründen en popülistine, en ideolojik olanından en apolitiğine laf söyletmez, değerlerinin yüceliğini her fırsatta dile getirirdim. 2004-2005 yılları arasında amatör diyebileceğimiz bir derginin(6 sayı çıkabildi) edebiyat editörlüğünü de üstlenmiş olan bendeniz için edebiyat dergilerinin değeri hâlâ aynı. Dergiciliğin ne kadar zor ama bir o kadar da keyifli olduğunu bilirim. Sanatçıların hayatında nasıl bir yere sahip olduklarını her okuduğumda daha da çok etkilenirim. Orhan Veli'nin Yaprak için neler çektiğini, Cemal Süreya'nın Papirüs için nelerden vazgeçtiğini, Necip Fazıl gibi bir üstâd için bile dergilerin nasıl geçim kapısı olduğunu okumuşluğum var.  Ancak edebi ürünlerin paylaşımı hususunda  klasikçi ya da diğer bir deyişle gelenekçi olmaktan vazgeçtim. İnternet aleminin kirli dünyası içinde dahi olsa ürünlerin kitleye ulaşmasında tanıtımı iyi yapılabilmiş web platformlarının artık daha başarılı olduğu ortada. Bu web platformları kişisel bloglar ya da ürün paylaşımında bulunulan forumvari siteler.
 
Eserlerini dergiler yerinde web platformunda yayımlayanların genel şikayeti yanılmıyorsam okuyan kitlenin entelektüel seviyesi. Bu konuda haksız sayılmazlar. Yermek, rencide etmek için söylemiyorum ancak Posta gazetesinin 3. sayfasına gönderilen şiirlerin şairleri düzeyinde "sanatçı"larla aynı platformda yazmak, zaman zaman onların olumlu olumsuz yorumlarını dinlemek dergilerin hâlâ edebi çevrelerce katbekat değer görmesinin başlıca sebebi. Dergilerin maddi birer gerçeklik olarak elde ele dolaşması, kokularının, görüntülerinin gerçek oğlu gerçek olması da onları internetin bir adım ötesine taşıyor.
 
Somutlaştıralım: Kelebeğin Rüyası filmini izleyenler bir şair ya da yazarın bir eseri bir dergide yayımlandığında yaşadığı sevince tanık olmuşlardır. 1940'lardan 1990'ların sonuna kadar bu his eminim hiç değişmedi. Keza şiirlerimin bir dergi -düzeyi ne olursa olsun- tarafından kabul edilmesinde yaşadığım gururu pek çok keyifle değişmem. Her şeye rağmen şunu ortaya koymalıyız ki 2000'lerde hayatımızın iyice içine giren internet kavramı ve beraberinde gelişen sosyal medya ürünleri, dergileri alternatifsiz platformlar olarak gören kitle adına öyle ya da böyle  bir seçenek oluşturdu.  Ben o seçeneğin gücüne inananlardanım. Pek çok yazım ya da şiirim internet ortamında yayımlandığı için dergiler tarafından reddedilse de ben eserlerimi bu platformlardan da yayımlamaya devam edeceğim. Hem ben yukarıdaki kadar elitist de yaklaşmıyorum olaya. Maddi bir beklentim de olmadığı için daha çok insana-entelektüel seviyesi ne olursa olsun- ulaştırabildiği için bloglarımı tercih ediyorum. Gün gelecek yazar ve şairler üzerine yapılan incelemelerde sanatçıların dijital yayımcılık alanında verdiği ürünler sarf ettiği sözler de değerlendirilecek diyorum.
 
Telif hakları ve eserlerin güvenle satışının sağlanmasıyla birlikte  roman, öykü gibi türlerde eser verenler de netteki paylaşımlarını artıracaklardır. Yanlış bilmiyorsam akıllı telefonlar ve tabletlerden takip edilebilen bir uygulama vasıtasıyla romanlarını ve öykülerini  kitlelere okutmuş, ünlenmiş sonrasında kağıda geçmiş pek çok genç yazar mevcut. Anlayacağınız  dijital edebiyat kolu diye sınıflandırabileceğimiz  bu çevre üzerine akademik çalışma yapmayı hak eden bir çizgiye ulaşmak üzere. (belki de ulaşmıştır.)
 
 
 
 

24 Kasım 2015 Salı

BİR GARİP ORHAN VELİ

Üst üste oyunlar izlemenin keyfini yaşadığım şu günlerde İzmir sahnelerinde 2007'den bu yana neredeyse kapalı gişe oynayan Bir Garip Orhan Veli ile zirve yaptım. İlk kez 2008'de izlediğim bu harika şiir dinletisini 8 yıl sonra yeniden izlemek oyundan aldığım hazzı inanın bir nebze olsun eksiltmedi.

Böylesine devasa bir şiir ustasının hayatını şiirleriyle sahneye koyabilecek kişi hiç kuşku yok ki bir şair olmalıydı. Oyunu izlerken Murathan Mungan'ın kulaklarını çınlattım ve şükranlarımı evrenin derinliklerine yolladım.

Orhan Veli'yi gözümüzde canlandıran adam Tayfun ERASLAN 8 yıl önce ne ise yine oydu. Bir adam hiç mi yaşlılık belirtisi göstermez, hiç mi enerjisinden bir şeyler kaybetmez.

Oyunu ilk izlediğim yer dekoru Konak sahnesi kadar kusursuz kılmamıştı. Tek kişilik bir dinleti için oldukça hareketli, izleyeni şiirlerin içine çekebilen bir sahne tasarlanmış. Işık oyunları, efektler ve sahnede pek sık görmediğimiz sürprizler izleyene şiirdekiler yaşanıyormuş hissini yaşatıyor. 

Oyunu izlemeyi düşünenler öncelikle şiirden haz etmeli. Klasik bir oyun arayanların çok sıkılacağı bir etkinlik Bir Garip Orhan Veli. Oyundan daha da keyif almayı arzulayanlar için tabii ki Orhan Veli'nin bütün şiirlerini okumayı, şairin hayatını çeşitli kaynaklardan taramayı öneriyorum. Hele ki Nahid Hanım'a yazdığı mektupları okumuş, şairin 36 yıllık yaşamına samimiyeti, naifliği ve özgürlüğü sığdırabildiğini öğrenmiş izleyici için inanılmaz bir deneyim olacaktır. Bütün bunları yapmış biri için bu oyundan haberdar olmamak imkansız gibi bir şey ama velev ki diyorum :D

Oyunu Müşfik Kenter'den izleyemediğimi sadece bir etkinlikte Orhan Veli şiirlerini okuduğunu gördüğümü not olarak belirtmeliyim. İzleyenler oyun için Müşfik Kenter'in performansının zirve olduğunu söyleseler de ben Tayfun Eraslan'ın da hakkını teslim etmek gerektiğine inananlardanım. İyi seyirler.


ZORAKİ DAMAT

Son dönemde İzmir'de -inanılması güç ama- devlet tiyatrosuna bilet bulmanın sıkıntısı beni sahnelerden uzaklaştırmıştı. Hasbelkader Kurban oyununa bilet bulmuş, keyiften dört köşe olmuştum. Ne yalan söyleyeyim İzmir'e gelen özel tiyatrolar -tesadüf müdür bilmem-  bugüne kadar beni hiç tatmin etmedi. Ya yol yorgunluğu ya oyuna iyi konsantre olamamak izlediğim oyunlarda keyfimi kaçıran unsurlardan oldu.
 
Zoraki Damat'a da bu duygularla gittik. Bir pazar günü 16:30'da sahnelenen bir oyun için oldukça yüksek bir katılım olduğunu söylemeliyim.
 
Oyun diğer tecrübelerimi anımsatacak şekilde başladı. Unutulduğu belli olan birkaç replik, çok da özenilmeden hazırlandığı ortada olan bir dekor. Birkaç dakika sonra fiyasko ile biter diye düşündüğüm oyunda oyuncular oyunculuklarını göstermeye başladılar. "Oyunun konusu beni sardı" denir ya aynen öyle oldu. Özellikle Somer Karvan'ın sahneye gelmesi ve ortaya koyduğu performans düşüncelerimi değiştirdi diye düşünüyorum. O jest ve mimikler, hafızası yeni yeni kendisine gelmeye başlayan bir adamın şaşkınlık ifadelerinin sahneye yansıtılması, esprilerin sanki doğal ortamında yapılıyormuş gibi sunuluşu... Televizyondan hatırladığım bu değerli oyuncunun bir oyunu yerden kaldırışına şahit olduğumu söylemeliyim.
 
Pek tabii iki kişinin de hakkını yememeli. Ümit Yesin ve Şebnem Zorlu. Ümit Yesin ara ara sahnede olsa da oyunda olduğu her dakika şive taklitleri ve replikleriyle izleyeni oyunun içinde tuttu. Şebnem Zorlu asıl kız rolünde ne yapılması gerekiyorsa onu yaptı. Evlenmeyi istemiyormuş gibi görünmek için sert duran ama içinde fırtınalar kopan kadın karakterini başarıyla sahneye koydu. Ayşen Gruda, için fazla söze gerek yok. Türk sinemasının büyük isimlerinin arasında yer alan bir duayen o. Replikleri unutuşu bile ustalıkla gizleyebiliyor. Oyun boyunca asıl kızımıza oğlan bulma görevini üstlenen bu tonton nine oyunun taşı gediğine koyucusu rolündeydi aynı zamanda.
 
Taşı gediğine koyma meselesi aslına bakarsanız önemli. Sanat eserlerinin içerisine-ki bu komedi türüyse- nükte, eleştiri çok yakışıyor. Konuya ilişkin görüşüm ne olursa olsun, hakarete varmayan söz oyunlarını, laf çarpmaları, taş atmaları arıyorum oyunda. Pek tabii bunlara hoşgörü gösterebilme kültürü de yerleşmeli diye düşünüyorum ülkede. Hemen mi ? Hayır tabii ki, bu şiddet ikliminde hemencecik olabilecek şey değil bu.
 
Sözün özü Zoraki Damat hem keyifli bir zaman geçirmek, hem iyi oyunculuklar görmek isteyenler için iyi bir seçenek. Gidin görün derim. Pişman olmayacaksınız.

13 Nisan 2015 Pazartesi

ZARI ATIYORUM: SUNAY AKIN

Türk şiiri büyük şairlerini bir bir yitirirken, onların yerlerini doldurabilecek adayların azlığını duyumsuyoruz. Edebiyat tarihinde yer edinmiş önemli şiir akımlarının temsilcileri birkaç isim dışında ebediyete göçtüler. Hafızamı yokladığımda İkinci Yenicilerin mistik ismi Sezai Karakoç, toplumcu gerçekçi çizginin önemli simâsı Ataol Behramoğlu, artık genç kuşak temsilcisi sayamayacağımız postmodernist şiirin en önemli temsilcisi  Haydar Ergülen dışında yaşayan, idol diyebileceğim bir isim hatırlamıyorum.

Tam da burada Sunay Akın şiirinden açmalı sözü. Son dönemde "oyuncak" ve "müzecilik" kavramlarıyla ön plana çıkan sanatçının çok yetenekli bir şair olduğunu ilk düşünen tabii ki ben olmadım. İkinci Yeni'nin üstatlarından Cemal Süreya, o zamanlar oldukça genç bir şair olarak ilk ürünlerini görücüye çıkaran Akın için ümitvâr konuşmuştu. Süreya O Miğfer, O Su, O Güvercin adlı yazısında genç şairin kendisini şaşırttığını belirtmiş, onun için  kendi tabiriyle "Uçtu çocuk!" demiştir. Buradaki uçmak kavramını ise "Şairler şiir yazarlar; o arada bir şiirleriyle de uçmaya başlarlar. İşte o zaman şair olunur." düşüncesiyle açıklamıştır. 

Yazı boyunca Sunay Akın şiirine övgüler düzen üstad yazının sonunda zarlarını atmış ama zarların ne geldiğini okuyucuya açıklamamıştır. 

Sunay Akın şiiri üzerine eminim ki ileride detaylı araştırmalar yapılacaktır. Sanatçı hayatta olduğu için ileride çıkaracağı olası şiir kitapları üzerinden de değerlendirilecek, şiir anlayışındaki değişim bir bir sorgulanacak ve şairin edebiyat dünyasındaki yeri kesin çizgilerle belirlenecektir. 

Sanatçının şiir dünyasına ilişkin en doyurucu inceleme Yrd. Doç. Dr. Eylem Saltık'ın "Oyuncu Şair Sunay Akın ve Oyuncaklara Yenilen Dünya" adlı makalesinde yapılmış. Makaleye buradan ulaşabilirsiniz. Saltık makalesinde Sunay Akın'ın şiirlerinde insan yaşamının en önemli evresi olan çocukluğun ve bu evrenin vazgeçilmez unsuru oyuncağın etkilerini sanatçının şiirlerinden alıntılar yaparak aktarmış.  Saltık'ın makalesini okurken şairin şiirini salt çocuk ve oyuncak bağlamında değerlendirmenin doğru ama eksik kalacağını, Akın'ın Türk şiirinin seyrini değiştirebilecek çok zengin ve özgün bir imge dünyasına sahip olduğunu düşündüm. 

Gitgide adeta kriptolarla şifrelenmiş imgelerin sardığı şiir dünyasında anlaşılır ancak asla tekdüzeliğe ve basitliğe kaçmayacak anlatımıyla okurla buluşmuş  bir sanatçı Sunay Akın. Süreya'nın, dönemin şiir anlayışıyla taban tabana zıt olan hatta İkinci Yenicilerin pek de kayda değer bulmadığı Garip anlayışından izler barındıran Sunay Akın şiirine sempatiyle yaklaşması, Sunay Akın'ın özgün üslubunun devrim yaratabilecek nitelikte olması ile açıklanabilir. Süreya yazısında bu noktada şöyle söylüyor:
"Nereye gider Sunay Akın'ın şiiri ? Tıkanır mı ? Tıkanabilir. Tıkanmayabilir de ama. Kültürle sonsuzcana beslenmezse ölebilir bir şiir. Ama var olduğu ölçüde kadar karyokinez çoğalma olmaz. Aynı doğrultuda böyle büyük çoğalma olamaz."

Cemal Süreya, Sunay Akın'ın şiirinde kendini tekrar eden bir yapının varlığından kaygı duyduğunu açıkça ifade etmiş. Şairin 5 kitabına baktığımızda Süreya'nın kaygılarında haksız olmadığını görüyoruz. Yine Süreya'nın ifadesiyle "İkinci Yeni ve Garip'i birleştiren şiir"ini 5 kitabı boyunca neredeyse üslubunda hiçbir değişim göstermeden devam ettirmiş Sunay Akın. Peki ne var bunda ? Kötü bir şey mi bu ? Hayır tabii ki. Bu şiir dünyası içinde bir arayışın göstergesi bana kalırsa. Akın'a göre doğru şiirin altının çizilmesi. Tıpkı zamanında Orhan Veli'nin, Cemal Süreya'nın, Attila İlhan'ın yaptığı gibi. Bu saydığım şairlerin şiirlerini incelerseniz adlarını şiir dünyasına kabul ettirdikleri andan itibaren üsluplarını değiştirmediklerini ve şiir dünyasında kalıcı izler bırakan bir şiir anlayışı yarattıklarını görürsünüz. Sunay Akın'ın amaçladığı da bundan ötesi olmaz düşüncesindeyim. 

Sunay Akın yaş itibariyle şiir dünyasının seyrine katkı sunabilecek bir sanatçı. Araştırmacı, denemeci ve koleksiyoner kimliği şairliğinin önüne geçmiş gibi görünse de o döneminin idolleri tarafından "cins şair" adayı olarak gösterilmiş değerli bir düşünür. Şiirde günden güne yitirdiğimiz ve gelecek kuşaklara aktaramadığımız humour, hiciv ve zeka pırıltısının son büyük taşıyıcılarından. Süreya'nın da öngördüğü gibi Türk şiirinin iki büyük yenilik hareketini birinci ve ikinci yeniyi tek potada eritebilmiş yegane insan. 

Pek çok gencin sanatçıyı yalnızca gösterilerinden, oyuncak müzesinden ya da deneme kitaplarından tanıyor oluşunda Sunay Akın'ın payı da büyük ne yazık ki? Onun,  şair kimliğini unutmadığını görmek, şiirlerini ya da şiir üzerine düşüncelerini çeşitli dergi ya da kitaplardan okumak beni ve onun şair kimliğine hayran pek çok genci mutlu edecektir. 

Sunay Akın'la bitirmeli:

Kuru bir ot
gibi yaşıyorum
gözlerden uzak
patika bir yolun
kıyısında

Tek suçum 
sap olmamak
baltanın 
kanlı oyunlarına

Ama yine de
umut dolu kalbim
belki  bir dişi kuş
taşır beni diye
daldaki yuvasına

(Dişi Kuş, Makiler, İş Bankası Yay. s.22,23)


9 Nisan 2015 Perşembe

SON ÇIĞLIK


Oyun 13. yüzyıl Fransa'sında geçiyor. Haçlı seferinin dehşetini bekleyen Oksitanya bölgesinde yaşanan tutkulu bir aşk ve kaçış hikayesi izledim bu akşam. Dehşeti bekleyen ülkede kumpanya çadırını kuran Katarlı bir aile bu ailenin üyesi Rojer'in soylu bir kıza duyduğu aşk. Onu bütün tehlikelere rağmen bölgeden kaçırmaya çalışmaları. Kumpanyanın reisinin can korkusuyla karakter değiştirip itirafçı oluşu ve güzel ama dilsiz kızın vebaya kurban verilişi oyuncuların etkili performanslarıyla anlatılmış.

Bugün uzunca sayılabilecek bir aradan sonra çok kaliteli bir oyun izleme şansı buldum. Konak sahnesinde izlediğim oyunun adı "Son Çığlık".

Ali Berktay'ın yazdığı oyun içinde müzikali andıran parçaların da yer aldığı bir dram. Oyuna eşlik eden küçük bir orkestra da mevcut ki ben canlı müziğin tiyatro sahnesine bir sinema filmi havası kattığına, inandırıcılığı artırdığına inanıyorum.


Bir Daha Çal Sam'den bu yana izleme fırsatı bulamadığım Ozan Yıldırım, oyunda yan diyebileceğimiz bir rolde, tiyatro ekibinin delisi olarak karşımıza çıktı. Yan bir role göre oldukça fazla alkış aldığını hatta yanlış anlamadıysam başrollere nazaran daha çok ilgi gördüğünü bunu da sonuna kadar hak ettiğini söyleyebilirim. Bir insan içine girdiği role ancak böylesine kapılır. Dansçılığın da verdiği özgüvenle en yorucu jestlerini repliklerinin hakkını vererek sundu Yıldırım. Zalime, dogmaya karşı verilmesi gereken bütün mesajları ustalığını kullanarak seyirciye aktardı. Oyun boyunca oyuncuların taşlamaları gediklerini bulmuştur diye düşünüyorum.

Oyun boyunca dekorun profesyonelce ve oyunla uyumlu bir biçimde değiştiğine şahit olduk ki ben devlet tiyatrosunda gördüğüm en iyi dekorlardan biriyle karşılaştığımı düşünüyorum. Başta belirttiğim orkestra da oyun sonunda en çok alkış alan ekiplerdendi, dansçıları saymazsak tabii.

Özetle İzmir'de ikamet edip bir ortaçağ hikayesini izlemek isteyen ve tabii bilet bulma şansını elde edebilecek herkesi Son Çığlık'ı izlemeye davet ediyorum. İzleyin, izlettirin. 

7 Nisan 2015 Salı

BÜYÜLÜ ZAMANLAR-SITKI SİLAH

“Hafızamızın kontrolü elimizde olsaydı, bu gücü daha çok hatırlamaya mı unutmaya mı kullanırdık merak etmiyor değilim.”
                                               Büyülü Zamanlar, s.27


Üçlemesinin ikinci kitabı Giden Yolcu ile 2014’ün ağustosunda tanıştığımız Sıtkı Silah,  beni iyiden iyiye bir öykü yazarı olduğuna inandırmış olacak ki geçtiğimiz günlerde yayımladığı “Büyülü Zamanlar”ın roman olduğuna bir süre inanamadım. Gerçeği söylemek gerekirse sanatçının üçlemesini bitirmek yerine araya bir roman sıkıştırabileceğini düşünmemiştim.

Büyülü Zamanlar, hacimli bir roman değil. Bir çırpıda okunabilecek, okuru hemencecik içine çekebilecek; bitmesi arzulanmayan bir roman. Bilinenin aksine bir romanın çabucak bitişinin arzulanmamasının kötü  bir özellik  olabileceğini Büyülü Zamanlar’da hissettiğimi  açıkça ifade edeyim.
Sıtkı Silah, ilk iki öykü kitabıyla alıştığımız söylemin dışına çıkabilmiş, modern öyküyü özgün üslubuyla ortaya koymayı başarmış bir yazar.  Olay ya da kesit tarzında yazdığı neredeyse hiçbir öyküsünde kurgu ve ifade anlamında vasatın altına düşmeyen Silah’tan Büyülü Zamanlar’da da aynı performansı beklediğim ve beklentilerimin karşılandığı doğrudur. 
 Silah, üstâd diyebileceğimiz yazarların bile tercih ettiği şu riski olmayan ancak artık kabak tadı veren tekdüze anlatımın ötesine çıkabilmiş genç yazarlarımızdan. Roman türündeki bu ilk yapıt yani Büyülü Zamanlar, yazara: “Öyküde neysem romanda da  oyum.” dedirtmiş.
Silah’ın öykülerine âşina olanlar şaşırmayabilir fakat yeni başlayacaklar roman boyunca problemlerine yanıtlar arayan, bulduğu yanıtları tiye alan, çoğu zaman kendini olumsuzlayan, yazarlık yeteneğine bir ceza gözüyle bakan, insanların yalnızca iç konuşmalarında rastlanabilecek absürd soruları ve bu sorulara bulduğu absürd yanıtları okura sunmaktan çekinmeyen bir yazarla karşılaşacaklar. Öyküyü bölümler halinde, bir kahramanın ağzından bir de üçüncü ağzın gözünden takip edecekler. Sıtkı Silah’ı ilk kez okuyacaklar için daha önce öykülerini tanıtırken belirttiğim noktanın altını yeniden çizmek isterim: Sanatçı her ne kadar sokağın dilini tercih ediyor olsa da tekrar tekrar okumanızı gerektirecek paragraflara, karakterlerine söylettiği ve kendi hayatınızla karşılaştırıp sorgulamanızı gerektirecek aforizmalara hazır olun.  
Silah’ın eserlerini “modern” kılan sanıyorum yukarıda belirttiklerim. Sanatçı klasik anlatım tarzlarının sıkıcı durağanlığına takılı kalıp popüler olanla benzer şeyler üretme yolunu seçmemiş. Zor ve riskli olanı tercih ederek özgünlüğü aramış.
Romanda, öykülerinde olduğu gibi ara sözlerin fazlalığı dikkatimi çekti. Ara sözlerin  fazla oluşunun edebi anlatımda bir karşılığı var tabii ki: Daha anlaşılır olmak.  Bir yandan yazdıklarının arasına aforizmalar serpiştiren Silah, bir yandan her şeyi en ince ayrıntısına kadar göstermeyi arzuluyor.  Hem bir giz hem bir apaçık olma isteği… 
“Büyülü Zamanlar”  yukarıda da belirttiğim gibi yazmayı bir ceza,  kaçılması gereken bir mahkumiyet kabul eden adını bilmediğimiz bir karakterin yaşamı ve hatıraları üzerine kurulmuş. Karakterimiz hem yazarlıktan aldığı keyfi hiçbir şeyden almadığını hem de yaratmanın manevi ağırlığının altında ezilen herkesin bildiği "keşke yazma ihtiyacıyla doğmasaydım." ikilemini yaşadığını hissettiriyor. O, ayrıntılara çok önem veren biri. Düşünün ki astronotluğu,  uzayın ancak kahve, salatalık ya da kavun kokması durumunda mantıklı bir iş sayabilecek kadar ya da  taksicilerin bir kapının açılmasını beklemeden arabayı içeri sürdüğünü bilecek kadar detaycı. Gözlem yeteneğini sayfalar boyunca konuşturan bir yazar kahramanımız. Perişey'le zoraki açtığı işletmesi Parti Evi’ni daha öncekilerde olduğu gibi okuma yazma ofisine dönüştürebilecek kadar yazarlığı içselleştirmiş hem de.  Bir o kadar da bohem bir yalnızlık içinde. İnançsızlığına leke sürülmesini istemeyen bir inançsız, hayatının merkezine koyacak, tapacak kadar sinema ve alkol sever.
 Roman boyunca karakterimizin şimdiki haline ve onun için “büyülü zamanlar” olarak tarif edilen Dostlar Sitesi’ndeki yazlarına şahit oluyoruz. Karakterimiz çocukluğunu kendi ağzından anlatırken, şimdiki zaman üçüncü bir şahsın ağzından dillendiriliyor. Bu anlamda çok büyük beğeniyle okuduğum Buket Uzuner’in “Kumral Ada Mavi Tuna”sıyla benzeştiğini söyleyebilirim.
Kesit öykülerinde dahi merak unsurunu ön planda tutabilen Silah, Büyülü Zamanlar’da da size şimdi ne olacak sorusunu defalarca  sordurtacaktır. Özgün üslubunun yanında becerdiği en iyi işlerden biri meraklandırmak. Karakterimizin Perişey’le-ben Enis Batur’un şiirlerinden esinlenerek bu ismi bulduğunu düşünüyorum- ilişkisi, gün içinde yaşadığı esrarengiz olay, tüm bunların çocukluğu ve Dostlar Sitesi’yle bağlantıları sizlere sürekli sorular sordurtacak. Ve kitabın bir anda sonuna geldiğinizi üzülerek anlayacaksınız.
Başta da belirttim ya eserin eleştirebileceğim ilk noktası romanın bir uzun hikaye gibi kurgulanıp hacimsiz kılınması. Meraklanan okur için olay örgüsü yani kurgu ile tatmin bir yere kadardır. Okur karakterlerin daha derin analizlerine ihtiyaç duyar. Bu da daha yoğun tasvirler ve karakterlerin derin analizleriyle mümkün olabilir. Ben sanatçının sonraki romanlarında özgün üslubuna ve kurgu becerisine bu derin analiz özelliğini de ekleyeceğini düşünüyor ve kült eserler verebileceğine inanıyorum.

Büyülü Zamanlar, kitaplığınızda olması gereken bir roman değil de belki modern bir novella bence.  Yitik Ülke Yayınları’ndan çıkan yapıtı tüm kitapevlerinden temin edebilirsiniz. Bir yazın emekçisinin doğuşuna şahitlik etmek isteyen herkesin edinmesini tavsiye ederim.

ATTİLA İLHAN'IN GÖZÜNDEN BAKMAK


Attila İlhan, şiirleriyle hemhâl olduğum, hemşehrisi oluşum ve oturduğu sıralarda yıllarca dirsek çürütüşümle övündüğüm bir sanatçı. Bir kitabını olsun imzalatamamış, kendisiyle tanışamamış olmaksa benim için büyük keder.


Şairin hemen her şiirini okudum diyebilirim. Şairin diyorum romancı ve senarist kimliğini bir tık aşağıda görüyorum. Şiir anlayışını fıkralarından, röportajlarından hatmetmiş sayılırım İlhan'ın. Bu ara Belgin Sarmaşık'ın üstadın röportajlarından derlediği Açtırma Kutuyu adlı kitabı karıştırıyordum. Röportajlarında şiire ve şiir dünyası adına yazdıklarını yeniden düşününce şiir dünyasında dönemin aktörlerinden biri olmanın ne denli zor ama bir o kadar da keyifli olduğunu hissettim. Düşünsenize İlhan, ülkenin en önemli sanatsal yayın organlarında Türk şiirinin devrimcileri Garipçiler için vasat, yetersiz, yeteneksiz diyebiliyor; İkinci Yeni topluluğuna sirk yakıştırması yapabiliyordu. 

İlhan'ın bu tavrı özgüvenimi artırdı, ne yalan söyleyeyim. Kendi iç konuşmalarımda dönemin sanatçılarına eleştiri getiren o içbeni susturamıyorum artık. Henüz topluluk içerisinde şu şair yeteneksizlik abidesi, bu yazar kumda oynamalı gibi eleştirilerimi dillendiremesem de edebiyat dünyasının "idol" isimlerinin dahi eleştirilebileceğini gösterdi bana  İlhan. Yıllarca şiirini başlangıç kabul ettiğim Veli'yi sorgulattı mesela. Divan'dan bu yana en iyisi diyebildiğim Süreya şiirine başka bir gözle baktırdı. 

Şiire kattığı poetik yaklaşımın biçimsel anlamda destekçisi olduğum Attila İlhan'ın devirdaşlarına ve modern Türk şiirinin temellerine insafsızca saldırdığını düşünen ben, onun bu agresif halinden yeni bir şeyler öğrendim. Ha hâlâ Garip ve İkinci Yeni şiirinin bütünüyle reddedilemeyeceğini düşünüyor İlhan'ın deyişiyle bu akımların salt taklitle beslendiği fikrini reddediyorum. Hatta toplumsal faydayı şiirin temeline yerleştiren İlhan ile konuşabilme fırsatım olsaydı dönemin yepyeni şiirini yaratacağını iddia ettiği ülküdaşları Yılmaz Gruda, Orhan Duru, Ferit Edgü gibi genç şairlerin bugünkü durumlarını kendisiyle tartışırdım. 

Günümüz şiirinin sorunlarını pek çok kere yazdım, konuştum orada burada. Şimdi Türk şiirinin  İlhan cesaretiyle, onun özgüvenine sahip bir kişinin entelektüel birikimiyle eleştirilmesi gereken sorunlara sahip olduğuna daha çok inanıyorum. Sistemin, yaşam şartlarının mekanikleştirdiği 21. yüzyıl insanının benliğindeki o insanî özü çıkarabilecek bir poetikanın eksikliğini günden güne daha çok duyumsuyorum. Kim bilir belki bir gün yepyeni bir şiir fikri binlerce insanı peşine takar götürür. Ne dersiniz ?