13 Kasım 2016 Pazar

KIYAMETE SON 99 GÜN / POLAT ONAT

Şair ve yazar Polat Onat'ın son romanı Kıyamete Son 99 Gün elime geçer geçmez -sanatçının önceki kitaplarını okumuş biri olarak- elimde tuttuğum kitabın son dönemin fantastik ögelerle okuru yakalama derdine düşmüş, sanatsal değer kaygısı taşımayan yapıtlarından olmadığını düşünmeye inatla devam ettim. Doğruyu söylemek gerekirse bu düşüncemin aksine kitabın kapağı, başlığı ve kitap arkası tanıtım yazısı kitaba dair başta belirttiğim "okur avcısı roman"ın habercisi gibiydi. 

Onat, cesur bir yazar. Daha ilk romanı "İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü"nde dahi ağır, poetik bir bildiriyi romanına yedirebilecek kadar gözünü budaktan esirgemeyen cinsten hem de. Okurun ilgisini canlı tutmanın türlü yollarını bilmesine rağmen kafasındakini kağıda dökmekten sakınmayan bir sanatçı. Sade düzyazı da mı? Elbette hayır.  Onun "Son" ve "İhtiyarın Vefatı" şiir kitaplarını okuyanlar da dünyaya bakışının ne kadar derinlikli  olduğunu hatırlayacaklardır.

Sözün özü yazarın üslubunu az çok tanıyan benim için kitapta salt merak duygusunu kamçılayacak, okuru roman sonlana değin olaylar sarmalıyla kitaba tutunduracak bir öykü bulmayacağım sürpriz değildi. Buradan kitabı edinip okuyacalar için belirtmeli ki kitap boyunca yazarın aforizma niteliği taşıdığı aşikâr pek çok felsefi belirlemeyle karşılaşacak, bunların bütünüyle bir portre oluşturma kaygısı taşıdığına şahit olacaksınız. 

Dünyanın sonunun belirli oluşu nereden bakarsanız bakın başlı başına ilgi çekici bir temadır. Bu tema üzerine eğilmeyi bugüne kadar onlarca sanatçı denedi. Hem yerli hem yabancı ürünler hâlâ hafızalarımızda. Dünya'ya günbegün yaklaşan bir meteor, iklimin aniden değişimi, olağan dışı bir virüs salgını vb. sebeplerle dünyanın sonunun gelişi, bir başka deyişle son nefesin belli oluşu; sonu belli bir kurguya vesile olsa da akıbetin ne şekilde olabileceğine dair merak, bu tip fantastik romanlarda okurun ilgisini fazlasıyla çekiyor. Buradaki kilit nokta, yazarın kolaya kaçıp yalnızca bu merak ögesine yaslanmayışında. Onat'ın bu kolaycılığa kaçmadığını söyleyebilirim.

Roman son 99 gün boyunca günlük tutan, hayata tutkuyla bağlı olmadığını iddia eden varlıklı bir entelektüelin gözünden dünyanın sonuna gidişi anlatıyor. Baş karakter, bilim adamlarının dünyanın sonuna  -bir mucize gibi- 98 değil de 99 gün kaldığını söylemelerinin verdiği ilhamla önceleri sürekli ertelediği Allah'ın doksan dokuz ismine tek tek şiir yazma projesini hayata geçirmeye karar veriyor. 

Polat Onat, kitap boyunca 2030'un dünyasına dair hayal gücünü kelimelere dökmüş. Açıkçası bunca yakın bir tarih; bireysel hava araçları, siber devletlerin varlığı, robotların insan hayatına hükmetmeye başlaması, adalet sistemi, gastronomiye dair belirlemeler ile kitabın gerçekçiliğine ters düşmüş. Kitap boyunca kurguya dair rahatsızlığını hissettiğim tek nokta bu oldu. Bu pek tabii benim görüşüm. 

Kitap haliyle 99 parçadan oluşuyor ve her bir parça Allah'ın 99 ismine (Esma'ül Hüsna) ithaf edilen şiirlerden oluşuyor. Bu 99 parça boyunca dünyaya hakim olan kaos ve baş karakterin iç dünyasındaki gelgitler başarıyla okura sunulmuş. Yazarın iç dünyası ve yaşama bakışı ön planda olmasına rağmen şeytani güçlerin devreye girişi ve yazarı bir kabus gibi girdabına alan gizemli cinayetler okuru kitaba zincirleyecektir. Üslup bakımından okunurluğu rahat bir kitap Kıyamete Son 99 Gün ve okur kısa sürede kitabı sonlandıracaktır. 

Entelektüel okur hayatını disipline sokmak için dünyanın sonunun gelmesini bekleyen o varlıklı entelektüelde kendini bulacaktır diye düşünüyorum. Polat Onat'ın başardığı önemli işlerden biri bu. İki büyük romanında da aydın sorunsalını farklı biçimlerde çok etkileyici bir biçimde duyumsattı. Birinde taşraya hapsolmuş bir berber ile diğerinde dünyanın son gününe kendince kutsal bir yaratım derdine düşmüş varlıklı bir entelektüel ile... 

Bir hiçliğe gittiğini bile bile projesini hayata geçirmeye uğraşan yazarımızın bu çabasına saygı duyacaktır Kıyamete Son 99 Gün romanının okuru. Tıpkı yazarın yirminci günün sonunda keşfettiği  "Ne yazık ki zaman geçmiyormuş, evet ciddiyim, zaman geçmiyor. Geçen biziz. Biz insanlar" düşüncesine katılacağı gibi.




  

11 Kasım 2016 Cuma

OLDUĞU KADAR GÜZELDİK / MAHİR ÜNSAL ERİŞ

Her türün yaratım aşamasında zorluklar vardır. Öykü yazmanın zorluklarını yeni yeni anlıyorum. İyi, nitelikli öyküler yazabilen yazarlara gıpta ediyorum. Son beş yılın Sait Faik Hikaye Armağanı alan yazarlarından biri Mahir Ünsan Eriş. Yazarın 80'li yılların başında dünyaya gelmiş yazarlar içinde olması beni umutlandırdı, bir yandan yaşımı hatırlattı ve üzdü. İyi yazarlar çıkaran jenerasyondan olup üretememek üzdü beni.
 
Her satırıyla sonuna değin ödülü hak etmiş bir öykü seçkisi olduğunu düşünüyorum Olduğu Kadar Güzeldik'in. Hani üzerinden zaman geçip bir kere daha bir kere daha okunacak cinsten. Olay öykücülüğü ile kesit öykücülüğünün öykülerde nasıl at başı koşturulabileceğinin somut örneği bir kitap. Eriş'in öykülerinde yarattığı portreler o kadar ilginç öyle "tip"e yakın ki beyazperdenin dikkatini çekebilmiş. Benim Adım Feridun'da çizilen terk edilmişliğin derin ıstırabını yaşayan kahramanımız Feridun'un başından geçen ilginç düğün deneyimi öykünün kendi adıyla beyazperdeye uyarlanmış. Bugünlerde izleyici ile buluşacak. Bir öyküden yola çıkarak sinema filmi yapılmasına pek alışık değilim.  
 
Olduğu Kadar Güzeldik'in iyi yanları saymakla bitmez. Eriş'in sade bir dil ve üslup kullanışı, basit karakterlerle görkemli öyküler yaratışı, klasik olay öyküsünün okuyucunun meraklarını giderme tabusunu yıkışı ve daha birçok şey... Öykülere dair gözüme hoş gelmeyen tek nokta-yorumlara bakılırsa bunun da övülmesi gereken bir nokta olduğu belirtiliyor- Bandırma ve çevresinin mekan olarak seçilmesi. Pek tabii bir romanda mekan tek olabilir ancak öykü seçkileri için bu durum öykülere anı çeşnisi katıyor. Bir öykü okurken yazarın anıları herhalde bu hissini yaşamaktan haz etmiyorum. Olduğu Kadar Güzeldik'te bu tadı aldığımı söylemeliyim.
 
Her yazının sonunu mutlaka edinin ve okuyun diye bitiriyorum. Bu yazının sonu da öyle olacak, pişman olmayacaksınız.

8 Kasım 2016 Salı

GÜNEŞ SEPETİ / MUZAFFER KALE

Sait Faik Hikaye Armağanı almış kitapları takibe devam ediyorum. Bu sefer 2016 yılının ödüle layık görülen öykü kitabı Güneş Sepeti'ni okudum. Kitabı bitirir bitirmez kitap hakkındaki eleştirilere göz attım. Genelde olumlu şeyler söyleniyor kitap hakkında. Benim izlenimim de olumlu oldu. Sine Ergün'ün Bazen Hayat'ı üzerine okununca birbirine tarz olarak yakın iki kitabı üst üste okumuş oldum.  
 
Önceki yazıda da belirttiğim üzere özgünü yakalamış kısa öyküler yazmanın büyük beceri gerektirdiği ve bunun takdire şayan bir çaba olduğu ortada. Muzaffer Kale şiir dünyasında kendini var etmiş, son dönemin kayda değer şiirlerinin sahibi sanatçılardan. Düzyazı ile okurun karşısına çıkıp bu çıkışı Sait Faik ödülü gibi prestijli bir armağan ile taçlandırması başarısını daha da anlamlandırıyor.
 
Öyküleri oldukça sade bir Türkçe ile yazılmış. Öyküleri durum öyküsü geleneğinin örnekleri diyebiliriz. Öykülerinde hayata dair kesitler var. Uzun uzadıya anlatılan olayların öyküsü Maupassant tarzını değil de yazarı özgür bırakan Çehov tarzını benimsemiş bir yazar Kale.
 
Muzaffer Kale'nin öykülerini okurken bir şairin öykülerini okuduğunuz o kadar belli ki.  Zaten bir söyleşisinde öykülerindeki şiirsel söyleyişin nedenini sorgulayan bir soruya verdiği yanıtla niyetini belli ediyor usta yazar: "Dille kurulan yapılarda, yazılan bir makale değilse, anlamın bir (ölçüde) parlamasına gerek duyulur. Çünkü yazılan o nesnenin, o durumun, o duygunun kendi doğasında var olan dirimsel parlamasını da metne taşımak zorundayız. Şiir dışındaki metinlerde, şiirin olanağı olan dilin kullanılışı, anlam katmanları oluşturmayı amaçlamaz. Metne canlılık katar. Bu kitaptaki öykülerin bazılarının çok kısa oluşu gözetilen bir tavrın sonucu. Eksiltildiler."
 
Ben kitaptaki öyküleri yeni bir tarz arayışında olması bakımından beğeni ile okudum. Yazarın hayatın pek çok kesitini kendi üslubunca okurun huzuruna çıkarmasını takdir ettim. Bütün bunlara rağmen olay öykücülüğünün okuru merakta bırakan yanından çok daha fazla haz aldığımı belirtmem gerekir. Durum öykücülüğünün yetkin ve özgün olduğunu düşündüğüm bu örnekleri yazarın Güneş Sepeti'nde toplanmış. Kale, kesitlerinde çizdiği insan portreleri ile bazen iç sızlatmayı bazen insan sorular sordurtmayı başarıyor. Tekdüze öykü kitaplarından sıkılmış yeni bir tarz denemeyi arzulamışsanız kitapçıların tamamında görebileceğiniz bir öykü kitabı Güneş Sepeti. Edinin, okuyun derim.

 
 

BAZEN HAYAT/SİNE ERGÜN

Sait Faik Abasıyanık Armağanı kazanmış öykü kitaplarını inceleme hevesiyle altı öykü kitabı sipariş ettim. Elime gelir gelmez ilk okuduğum Sine Ergün'ün Bazen Hayat'ı oldu.
 
Sine Ergün, yaş itibariyle bizim kuşak diyebileceğim bir sanatçı. 80 sonrası kuşağın ilk temsilcilerinde. Ödüllü kitabındaki öyküleri bir çırpıda bitirdim. Öykülerini kısa cümlelerle ve hacimsiz oluşturmayı yeğliyor. Kitabı okurken bir şiir kitabı okuyormuşçasına hızlı ilerledim. Bir şiir kitabı olsaydı elimdeki Garip Şiirinin temsilcilerinden birine ait derdim. Hayatın sıradanlığını, küçük insanın duygularını Garipçiler nasıl da sanatlı söyleyişten uzaklaşarak verebilmişse Sine Ergün de öyküde bu yöntemi denemiş. Sanatlı söyleyişten öyküde sıyrılmak, hayatın sıradan yanlarını kısa öykülerde işlemek fena fikir değil. Sine Ergün bu hususta başarılı sayılmalı ancak ben fark ettim ki şiirde sonuna değin savunduğum sadeliği düzyazıda reddediyorum.
 
Bazen Hayat'ta Sinek hikayesi ile Orhan Veli'nin Misafir şiirinin benzeştiğini düşündüm. Hem tarz olarak hem de sanatçının sonunda vermeye çalıştığı mesaj olarak benzeşiyordu bu iki farklı tür. Bu hikayenin aklımda iz bıraktığını söylemeliyim. Bunun dışında hikayeler ağızda bir tat bırakıyor ancak kahvaltı öncesi iştah açmak için ekmeği zeytinyağına bandırırsınız ya o türden bir tat. İştahlanıyorsunuz ama ana yemeği bulamıyorsunuz.  
 
Bazen Hayat, Sait Faik ödülünü hak edecek kalitede bir eser miydi buna  karar verecek niteliklere sahip değilim ancak basit bir okur olarak öykü türüne yepyeni bir tarz katma çabasını takdir ettim.
 
Not: S
anılanın aksine kısa ve yoğun yazmanın uzun soluklu, hacimli eser yazmaya göre çok daha zor olduğunu bilen biri olarak Ergün'ü tebrik etmeli.
 

GÜNLER DAMLIYOR AMA AYNI KABA DEĞİL (SEYREK YAĞMUR-BARIŞ BIÇAKÇI)



“Her ironi bir hayal kırıklığını gizler, diye düşünüyor Rıfat. Koşup da yetişememeyi, uzanıp da tutamamayı gizler. Bacakları kendilerine yetmediği için kanat çıkarmak zorunda kalan atların çaresizliğini gizler. Her ironi bir hayal kırıklığının üzerini örter, diye düşünüyor Rıfat. Issız, soğuk yatağına girip yorganı üzerine çekiyor.” Seyrek Yağmur,s.30

Kafka’nın “Aforizmalar”ından sonra cümlelerinin altını çize çize okuduğum ilk kitap oldu Seyrek Yağmur. Bu hacimsiz esere roman demek pek doğru değil. Seyrek Yağmur, içerisinde aforizmalar barındıran bir düşünce kitabı, romanlardan ve şiirlerden bolca alıntı yapılmış, insanda başka eserler okuma hissi uyandıran bir tezkire, felsefe eğitimi almış geçmişinden mutsuz, yaşadığı andan umutsuz bir kitapçının portresini çizen bir novella. Pek çok yerinde grotesk bir novella.

Barış Bıçakçı’nın son eseri Seyrek Yağmur’un hacimsiz bir eser olduğuna bakmayın. Parçaların özünü ifade eden başlıklarla bölümlere ayrılmış bu kitabın her cümlesinde; aman, verilmeye çalışanı, yazarın konuya ilişkin görüşlerini eksik anlamayayım, diye dakikalarca oyalanacak temalar hakkındaki düşüncelerinizi gözden geçireceksiniz.

Bazı yazarlar için hani şöyle denir: “Türk kadının romanını yazıyor” ya da “İşçinin serüvenini onun kadar iyi anlatamadılar” gibi… Barış Bıçakçı için de erkeğin iç dünyasını en iyi yansıtan Türk yazar diyebilir miyiz, bu çok mu iddialı olur bilemiyorum. Özellikle entelektüel erkeğin sosyal yaşamdaki sıkıntılarını Oğuz Atay’dan sonra böylesine başarı ile ifade edebilen çok yazar çıkmadı. Bıçakçı, sanki bu misyonu üzerine alıyor.   Yazarı,  okura tam anlamıyla tanıttığını düşündüğüm “Bizim Büyük Çaresizliğimiz”de de Bıçakçı’nın entelektüel erkeğin sıkıntılarını, aşk ile kadın ile imtihanını büyük bir ustalık ve kendine has bir üslupla sunduğunu eseri okuyanlar çok iyi hatırlayacaklardır. Konu üsluba gelip dayanınca Metin Celâl’in Bıçakçı hakkındaki düşüncelerine harfi harfine katılıyorum diyebilirim.  Ne diyor Celâl onun için: “Ben Barış Bıçakçı’nın metninde... Kendine has bir üslup görüyorum. Kısa cümlelerle, fazla derine inmiyormuş gibi gözükerek ince ayrıntılarda kahramanlarını var ediyor. Yalın bir anlatımı var, parlatmıyor, gereksiz cümlelerle şişirmiyor... Kısa, çok kısa bölümler ilk bakışta birbirleriyle ilgisiz gibi görünseler de bir bütünü oluşturuyorlar. Son zamanlarda tek tipleşen, olaya dayalı roman anlayışına karşı kendine has dili, anlatımı, kurgusuyla seçkinleşiyor Barış Bıçakçı.”

Kitaba dönelim.  Eser sonlana değin Kitapçı Rıfat’ın, kendi hayatına anlam katma mücadelesine tanık olacaksınız. Salt melankolik, keder müptelası, iç dünyasına çekilmiş bir kaybedenle karşılaşmayacaksınız elbette. Kitabın belli bölümlerinde Rıfat mevcut sistemin insanı deli eden ritüellerine başkaldıran bir kitapçı olarak karşınıza çıkacak. Kitaplarının sayfalarını sistemi protesto edenlere sonuna dek açarken de dükkanını ziyarete gelen “Beyefendi”nin elini toplu iğneyle sıkarken de Rıfat için iyi şeyler düşüneceksiniz. Rıfat’ın hafızasında yer etmiş roman cümlelerinden, ünlü şairlerin dizelerine; çelişkilerini kabullendiği iç konuşmalarından, kimseyle paylaşamadığı hayallerine kadar birçok sırra ortak olacaksınız.  Rıfat’ın serüvenini kendi karmaşası içinde takip etmeye çalışırken kâh çaresizliğine üzülecek kâh ona hak vereceksiniz. Güzel şeylerin geçiciliğinden şikâyet edip bir rüyaya dalmayı arzu edenleriniz de çıkacaktır eminim. Belki bazılarınız Rıfat’ın üzerinde dururken ironi yaratmak için kullandığı romanları, şiir kitaplarını vakit kaybetmeden şipariş edecektir. F.O’Conner, Malcolm Lowry, Yannis Riços gibi yazarlarla ilk kez tanışacaklarınız olacaktır tabii. Okurun okuma serüveninde yeni ufuklar yaratması yönüyle de kitaplığınızın bir rafında yer ayırmanız gereken bir eser olacak Seyrek Yağmur.
(Bu Yazı Murat Gil imzası ile Kitapçı Dergisi'nin 2016 Mart-Nisan sayısında yayımlanmıştır.)

24 Şubat 2016 Çarşamba

KIRMIZI SAÇLI KADIN

Orhan Pamuk'un üslubundan pek de hoşlanmayan ben, yazarın piyasaya çıkardığı son üç "roman"ını edinip okumaktan keyif aldığımı gizleyemiyorum. Masumiyet Müzesi, Kafamda Bir Tuhaflık ve son olarak Kırmızı Saçlı Kadın... Bu üç kitabın ortak özelliği Pamuk'un edebiyat dünyasında kendisini tanıttığı ilk eserlerden çok daha anlaşılır bir dile ve okuyucuyu yormayan bir üsluba sahip olması.
 
Diğer kitaplarla Kırmızı Saçlı Kadın'ı karşılaştırmak niyetinde değilim. Okur Pamuk'un son kitabını mutlaka edinmeli ve okumalı mı, bu sorulara dair naçizane fikirlerimi belirteyim.
 
Orhan Pamuk dili konusunda büyük eleştiriler alsa da romanlarının olay örgüsünü ustalıkla kurgulayan, adeta okuru romanın içinde yaşatabilen yazarlardan. Kırmızı Saçlı Kadın'ın da her an acaba şimdi ne olacak sorusunu sorduran bir roman olduğu ortada.  
 
Romanda babasının evi terk etmesinden sonra ekonomik anlamda zor dönemler geçiren Cem'in annesi tarafından bir kuyucuya çırak olarak emanet edilmesi ve sonrasında gelişen olaylar anlatılmakta. Pamuk, bir röportajında bu roman fikrinin otuz yıl evvel de kafasında olduğunu ve oturduğu evin yanındaki bahçede kuyu kazan bir usta ile çıraktan esinlendiğini ifade etti. Bunu dile getirirken romanlarında yer verdiği meslek gruplarına, insan tiplerine dair araştırmalar ve röportajlar yaptığını, bu çalışma ve gözlemlerin eserlerindeki gerçekliği artırdığını düşündüğünü belirtti. Salt röportaj ve gözlem yoluyla gerçekliğin artırılabileceğini düşünmesem de günümüzde mesela artık göremediğimiz bozacı, kuyucu, nakkaş gibi meslek erbâblarına dair derin araştırmaları ile o günlere ışık tutan Pamuk'un romanları, bu yönüyle de değer taşımakta.
 
Kırmızı Saçlı Kadın, salt bir kuyucu çırağı hikayesi değil elbette. Pamuk'un röportajında da belirttiği gibi Doğu'nun ve Batı'nın kişiye ve otoriteye bakışını karşılaştıran metaforları barındıran da bir kitap. Batı'da Sophokles'in meşhur Kral Oedipus'u ile Doğu'da Firdevsi'nin Rüstem ile Sührâb'ını modern bir hikayede harmanlayan, okura Doğu ve Batı'nın insana yaklaşımlarını gösteren bir roman Kırmızı Saçlı Kadın. Bahsettiğim erkek destanlarına kırmızı saçlarıyla bir kadının inceliğini katan bir roman.
 
Roman boyunca bir erkek çocuğunun baba figürünü algılayışını Pamuk'un gözünden göreceksiniz. Oedipus'un babasını, Rüstem'inse oğlu Sührâb'ı öldürdükten sonra yaşadığı büyük acıyı anlamaya çalışacak, Oedipus'la Batı'da bireye dönüşmenin, Rüstem'leyse Doğu'da otorite bekâsının önemini vurgulayan  metaforları bulacaksınız.
 
Murat Bardakçı'nın roman çıktıktan birkaç gün sonra kaleme aldığı "Çüş Orhan Pamuk çüş" ( yazı burada )yazısında bildirdiği ve romanın birkaç paragrafında geçen Türkiye'deki ensest vakalar ve bunların medyaya yansımaları üzerine ne düşünürsünüz bilemem ancak Bardakçı gibi hamasi bir yaklaşımla bir romana ve sanatçıya yaklaşmayı doğru bulmadığımı belirtmek isterim. Eserlerden cımbızla parçalar çekip eseri ve yazarı itibarsızlaştırmak yerine, edebe uygun sözcükler seçerek eserler hakkında gerekiyorsa sert edebi eleştiriler yazılmasını beklerim. Bardakçı'dan değil tabii ki.
 
Özetle kolayca bitirebileceğiniz diğer bir deyişle hacimsiz (200 sayfalık) bir kitap olan Kırmızı Saçlı Kadın'ı edinmeli ve okumalısınız. Salt bir hikayeden tad almayı ummak  için değil bir roman boyunca medeniyetleri karşılaştırmak, mazide kalanları öğrenmek için de. 

12 Şubat 2016 Cuma

HAYAL BİLGİSİ

Türkiye'de edebiyat dergiciliğinin zorluklarını bir dergi yayımlama macerasına girmemiş hiçbir kimse bilemez. Üniversitenin ardından  6 sayı okuyucu ile buluşabilen bir derginin, adına meftun olduğum Sığınak'ın hasbelkader de olsa edebiyat editörlüğü görevini üstlenmiştim. Derginin basımı için kaynak aramaktan, dergiyi ülkenin çapında okuyucuyla buluşturma sürecine kadar pek çok aşamada katkım olmuştu. Orada bizde edebiyat dergiciliğinin "deli işi" olduğunu daha iyi anlamış Papirüs, Yaprak, Büyük Doğu, Akbaba ve daha nicesine dair -yazarların dişinden tırnaklarından artırdıklarıyla çıkardıkları dergilerdir bunlar- bakışım değişmişti. Bazı yazar ve şairlerin kendi dergilerinin geleceği için mallarını sattıklarını, bazı varlıklarından vazgeçtiklerini okuduğumda eskisi gibi olumsuz bir tepki vermiyordum. Edebiyat dergiciliği her şeyden önce bir gönül işiydi elbet.
 
 
Burada birkaç okurla daha buluşturabilirsem mutlu olacağım yukarıda bahsettiğim "gönül işi ürünü" bir dergiden bahsetmek isterim: Hayal Bilgisi. Bu dergiden edebiyat dergileri ve fanzinleri dönem dönem ya da ay ay tanıtan bir blog sayesinde haberdar olmuştum. Derginin o yıllarda kendisini etraflıca tanıtabilecek bir mecrası yoktu. Derginin yalnızca Van-Erciş merkezli olduğunu öğrenebilmiş, yazı ve şiirlerimden yayımlanmasını arzu ettiklerimi belirtilen adresten kendilerine göndermiştim. Sağ olsunlar değer verip yazıları incelemişler ve birkaçını derginin 5. sayısında yayımlamışlardı. Van depremi dergiyi de sarsmış bir süre yayınlarına ara vermişlerdi. Bugün 20. sayısını raflarda beklediğimiz Hayal Bilgisi yanlış bilmiyorsam  koca yürekli sınıf öğretmeni bir çiftin alın terleriyle yücelen bir edebiyat okulu.  Dergi 5. yılını yaşarken hem muhteva hem biçim olarak kendisini geliştirdi. Öyle ki 2015 yılının ekim ayında önemli de bir ödüle layık görüldüler. Kendi sitelerinde bu güzel haberi şöyle sundular: İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Türkiye Yazarlar Birliği'nin birlikte düzenlediği 7. İstanbul Edebiyat Festivali'nde (Edebiyat Mevsimi) Hayal Bilgisi Edebiyat Dergisi'ne Şeref Beratı Ödülü verildi. (24 Ekim 2015) 2011'de çıktığımız bu yolda, bu noktaya gelmiş olmak bizler için büyük mutluluk. Bizi biz yapan, hayallerimize ve çabamıza ortak olan tüm dostlarımız, bu ödül hepinizin!
 
Dergiyi edinebilmek önceden büyük işken artık tek bir tık ile elinize kadar ulaştırıyorlar. Böylece hem farklı yazarları okuma  hem de yeni kitaplardan haberdar olma imkanına sahip oluyorsunuz.
 
Dergi hakkında daha kapsamlı bilgi sahibi olmak için derginin linkini paylaşmak isterim: Hayal Bilgisi

16 Ocak 2016 Cumartesi

MASUMİYET MÜZESİ

Birkaç hafta önce İstanbul'da Cihangir'i gezme fikri kafamızda oluşup da bölgenin önemli uğrak noktalarını listelerken "Masumiyet Müzesi" ismiyle karşılaştık. Orhan Pamuk'un 2008'de yayımladığı aynı isimli romanıyla bir ilişkisi olduğunu bildiğimiz müzenin mahiyeti hakkında bilgi sahibi değildik ki bir mahalleli, bir de  eskiciye danıştıktan sonra Çukurcuma'da bir çıkmazın sonunda bulduğumuz bu cumbalı, sevimli  yapıyı sesli rehber eşliğinde dolaştık. Romanın başkarakterlerinden Kemal Bey'in yıllar içinde biriktirdiği, ya da koleksiyonerlerden edinip hatıralarının birer işareti olarak sunduğu eşyaların sergilendiği bu 4 katlı yapıyı her görselin önünde dakikalarca durarak  keyifle dolaştık. (İçeri girmek için 15 TL ödedik, ancak kitabı edinmişseniz 527. sayfadaki bileti kullanarak müzeyi bedava dolaşabilirsiniz.)

Kitabı müzenin satış mağazasından edindim ve hemen okumaya başladım. Müzeyi önceden dolaşmanın kitabın sonunu öğrenmek gibi bir yan etkisi olduğunu kitabı bitirdiğimde anladım keza müzeyi dolaştığımda gördüğüm son birkaç objenin kitabın sonuna dair olduğunu iyi ki anlayamamışım. Anlayacağınız kitabı okuduktan sonra müzeyi gezmek daha mantıklı ancak okumadan önce müzeyi gezmenin de pek çok şeyi kafanızda canlandırmanız açısından avantajları olduğunu söylemeliyim.

Bu girizgahın ardından kitaba ilişkin ilk belirlemem, kitabın Orhan Pamuk'un postmodernist tarzın sınırlarında gezinmediği "rahat okunabilir" romanlarından biri olduğudur. Kitapta yine virgül ve bağlaçlarla birbirine bağlanan ve hiç bitmeyeceğini sandığınız Pamuk cümlelerine hazır olun. Buna rağmen bu durumun kitabın akıcılığını artıran bir unsur olduğunu da unutmamak gerek. Kitabın numaralandırılmış bölümler halinde tanzim edildiğini bildireyim ki roman boyunca numaralandırılmış kısımlara gelip nefes almaktan hoşnut olan okurlara muştu olsun.

Romanda 70'li yılların Nişantaşı ve çevresinde hayatlarını sürdüren burjuva sınıfının yaşamlarına dair ipuçlarını, bu sosyal sınıfın bir üyesi olup 30'lu yaşlarını yaşayan Kemal'in aile dostlarının kızı Füsun'a (19) duyduğu derin aşkı bulabileceksiniz. Tek kelimeyle derin bir aşk tasviri var bu romanda.  Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi'ne kadar denemediği bir tür okuyacağınız. Başarılı bir  "psikolojik roman". Bu ilk denemenin oldukça başarılı olduğunu ve bir kitap-müze projesi olarak edebiyat dünyamızda müstesna bir yere sahip olacağını düşünüyorum. Kitap boyunca kendi sınıfından biriyle nişanlanıp üniversiteye hazırlanan genç bir tezgahtarın aşkına tutulan Kemal'in iç dünyasına bir yolculuğa çıkacaksınız. Sosyetenin dedikodu mekanizmasının nasıl işlediğini anlayacak, Kemal'in günden güne içinden çıktığı zümreden nasıl soyutlandığını anlayacaksınız.  Hatıraları eşyalarla, kokularla, fotoğraflarla zihin duvarlarına iliştirmeyi seven insanlardansanız Kemal'i anlayacak, çoğu zaman onun bütün çelişkilerine hak verecek ve onun sıkıntılarına çareler arayacaksınız.  Roman boyunca 70'li ve 80'li yıllarda toplumun henüz dış dünyaya açılmamış olmasına rağmen  kendine has tabularına, çekincelerine tüm bunların ayrım gözetmeksizin toplumun her sınıfında mevcut olduğuna dair ifadeler bulacaksınız. Masumiyet Müzesi o yılların burjuva ve orta sınıf panoramasını gözlerinizin önüne serecek.

Romanı okurken kusurlu bulduğum kurgusal ve anlatımsal yanları bir kenara not etmiştim. Ancak romanın ortalarına doğru yaşanan bu sıkıntıları Pamuk, romanın sonunda bilinçli bir şekilde avantaja çevirdi ve adeta okur tarafından kurgusal bir kusur olarak düşünüleceğini bildiği bu kısımlara açıklama getirmeyi bildi. Bu noktalardan bahsetmeyi kitabı okuyacak okura haksızlık olarak gördüğüm için tercih etmiyorum.



Sözün özü kimine göre hastalıklı, kimine göre deruni diye tabir edilebilecek bir aşk hikayesini duygunun failinden dinlemek bunun üstüne dinlediklerinizi, naif, sade, sıcak bir müzede somutlaştırma deneyimini yaşamak için Masumiyet Müzesi'ni okumalı ve yakın zamanda Çukurcuma'da Keskin'lerin evine uğramalısınız.