13 Eylül 2009 Pazar

ANLAR


Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,
İkincisinde, daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar,
Çok az şeyi Ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun bile olmazdı asla.
Daha çok riske girerdim. Seyahat ederdim daha fazla.
Daha çok güneş doğuşu izler,
Daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim.
Görmediğim bir çok yere giderdim.
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.
Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem.
Yaşam budur zaten.
Anlar, sadece anlar.
Siz de anı yaşayın.
Hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan,
Gitmeyen insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım.
Eğer yeniden başlayabilseydim,
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,
Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer.
Ama işte 85'indeyim ve biliyorum...
ÖLÜYORUM...

Jorge Luis BORGES

ÇOK GÜZEL BİR YAZI: ATATÜRK DİKTATÖR MÜYDÜ?


Atatürk diktatör müydü?
Batı’da Atatürk’e diktatör demek moda haline gelmiştir. Bizde de buna inananlar vardır.

Oysa ilk gençliğinden beri ordunun siyasete karışmamasını savunmuş bir kişidir o.

İttihat Terakki’yle arasının ilk kez açılması da bu tavrından sonra olmuştur. İttihatçılar onu öldürmek için bir fedai göndermişlerdir.

Anadolu’ya geçtikten sonra padişah yaveri kordonlu üniformasını çıkarıp bir sivil olarak siyasete atılması da bunu yeterince kanıtlıyor zaten.

“Tek adam” olduğu zaman yaptığı bir olayı anlatacağım sizlere bugün.

Lütfen günümüzün, hiçbir eleştiriye, hiçbir fikir tartışmasına tahammül edemeyen başkanlarıyla karşılaştırmanızı rica ederek.

***


Atatürk’ün sofrasındayız. Genç bir milletvekili olan Reşit Galip, Milli Eğitim Bakanı’nın uygulamalarını ağır bir dille eleştiriyor.

Atatürk bu üsluptan hoşlanmıyor.

Diyor ki: “Sözünü ettiğiniz bakan aynı zamanda benim hocamdır. Bakan’ın beni yetiştiren kişi olması bir anlam taşımıyor mu?”

Reşit Galip “Hayır” diyor. “Taşımıyor!”

Atatürk “Bu masada hocama ve bir Milli Eğitim Bakanı’na hakaret edilmesine izin veremem” diye söyleniyor.

Masadakiler buz gibi oluyor..

Ama genç milletvekili, “Doğruyu söylemek için sizden izin istemiyorum. Hatayı yapan siz de olsanız eleştiririm.

Sizin yaptığınız her şey doğrudur diye bir kural olamaz ki” diye dikleniyor.

Ve hızını alamayıp liderin yaptığı bazı işleri eleştiriyor.

Bunun üzerine masanın tadı tuzu kaçıyor ve Atatürk, öfkeli milletvekilini, “Yoruldunuz. Biraz istirahat etseniz” diye kibarca masadan kalkmaya davet ediyor.

Herkes bu işin yatıştığını düşünürken Reşit Galip yine konuşuyor:

“Burası sizin değil milletin sofrasıdır. Milletin işlerini görüşüyoruz. Burada oturmak sizin kadar benim de hakkımdır.”

Derin sessizlik içinde herkes birbirini kuşkuyla süzüyor ve buna Atatürk’ün ne tepki vereceğini merak ediyorlar.

İyice sinirlenmiş olan Atatürk müthiş bir iradeyle kendisine hâkim oluyor ve “Öyleyse biz kalkalım” diyerek masayı terk ediyor.

***


Bu olay 1931 yılının Ağustos ayında Çankaya Köşkü’nde yaşanmıştır.

Birçok tanığın ifadesiyle harfi harfine doğrudur.

Peki bu tartışmadan sonra Atatürk, Reşit Galip’e ne yapmıştır?

Onu tasfiye mi etmiştir, milletvekili listesine mi sokmamıştır?

Hayır, eleştirdiği bakanın yerine Milli Eğitim Bakanı yapmıştır.

***


İşte size iki ibretlik manzara.

Birisi diktatör dedikleri Atatürk.

Ötekiler “demokrat” dedikleri parti liderleri.

Birincisini kıyasıya eleştirebiliyor, yüzüne karşı en ağır eleştirileri yöneltebiliyorsunuz, ötekilerin yanında ağzınızı bile açamıyor “Evet efendimcilik” yapıyorsunuz.

Parti politikalarını eleştirdiğiniz zaman ise olmadık iftiralarla, hakaretlerle karşılaşıyorsunuz.

Çünkü “demokrasiye” geçtik.

Alıntı: Bu yazı Zülfü Livaneli'nin köşesinden alıntıdır.


DİVAN SOHBETLERİ: AYRI GAYRI GAZEL


Edebiyat Meclisi'nde köşelerimiz minik minik oluşmaya başlıyor. Geçtiğimiz günlerde kenarda köşede kalmış sanatçılarımız için ayırdığımız köşemizi sizlere sunmuştuk. Bugünse Divan edebiyatından güzel ürünlerin sergileneceği "Divan Sohbetleri" köşemizi sizlerle buluşturuyoruz. İlk eser Divan edebiyatının belki de en çok tanınan sanatçısından olacak. Fuzuli'den bahsediyoruz. Onun "gayri" redifli bir gazelini sizlerle buluşturacağız. Göreceksiniz, beşeri ve ilahi aşkı dizelerinde ne kadar da dahiyane bir şekilde buluşturmuş büyük usta!

Hasılım yoh ser-i küyunda beladan gayri
Garazım yoh reh-i aşkında fenadan gayri


*Senin yanında beladan başka elde ettiğim şey ve aşkının yolunda ölmekten başka beslediğim niyet yoktur.


Perde çek çehreme hicran günü ey kanlu sirişk
Ki gözüm görmeye ol mah-likadan gayri


*Ey kanlı gözyaşı! Ayrılık gününde yüzümü perdele ki gözüm o ay yüzlüden başka kimseyi görmesin(Fuzuli sevgiliden ayrı bulunması dolayısıyla kanlı yaş dökmekten memnun gözüküyor. Çünkü döktüğü kanlı gözyaşı onun gözünü perdeleyecek ve o başka hiçbir şeyi görmeyerek gözkapaklarının içinde duran sevgilisinin hayaliyle acı bir haz duyacaktır)


Yetti bikesliğim ol gayete kim çevremde
Kimse yoh çizgine girdab-ı beladan gayri


*Kimsesizliğim o dereceye vardı ki, etrafımda bela girdabından başka dönüp dolaşan yok.


Ne yanar kimse bana ateş-i dilden özge
Ne açar kimse kapım bad-sabadan gayri.


* Bana, ne gönlümün ateşinden başka kimse yanar, ne de sabah rüzgarından başka kimse kapımı açar!(Bu beyite dikkat etmenizi istiyorum. Günümüzde bir sürü şiir yazılmıştır, yalnızlık üzerine, hangisi bu denli samimice dile getiriyor yalnızlığı?)


Bezm aşk içre Fuzuli nice aheylemeyem
Ne temettu' bulunur bende sadadan gayri


*Ey Fuzuli! Aşk meclisinde nasıl ah etmeyeyim ki feryattan başka karım kalmadı.


Bu gazelde sevgiliye olan hasret, şairin çektiği yalnızlık çok güzel anlatılmış. Divan edebiyatında sevgili salt beşer olarak algılanmamalı ancak şiirlerde şairlerin gerçek durumlarının da sergilendiği tahmin edilmekte. Fuzuli'nin bugünkü Kerbela dolaylarında pek de rahat içinde yaşamadığını biliyoruz. Devrin büyük şairi Baki'nin tavsiyesiyle kendisine devlet maaşı bağlansa da hayatı sefalet içinde geçmiştir. Devrinin önemli bir şairi olmasının yanı sıra,önemli bir alim de olan Fuzuli'nin görünen o ki yalnızlıktan oldukça muzdaripmiş.