29 Temmuz 2013 Pazartesi

İNTİHAR ETMİŞ BİR TAŞRA BERBERİNİN ŞİİR KİTABI VE ÖNSÖZÜ’NE DAİR


 



“Adem Yoksun diye birisi elbette yok… Ama peki ya biz?”

Ah Adem Yoksun ah… Görkemli bir poetikaya dönüşen önsözünü ve hiçbir zaman arzu ettiğin değeri göremeyen harikulade şiirlerini okudum ve takdir ettim seni. Senin intiharla sonuçlanan hazin hikayeni bizlerle buluşturdu diye de yazar Polat Onat’a defalarca teşekkür ettim.
Bundan böyle uzun uzadıya kitabın gerçek adını yazmayacağım da “Şair Âdem Yoksun’un Hikayesi” diyeceğim elimdeki kitaptan bahsederken, başlamadan belirteyim.

Başlarken

Oldukça ilgi çeken bir başlık ve sadelikle tasarlanmış uçuk mavi bir kapak sizi bekleyen bu kitaba ellerinizi yönlendiriyor. İnsanın en büyük dürtülerinden biri biliyorsunuz “merak”. Bir taşra berberinin, üstüne üstlük “şair” bir taşra berberinin intihardan önce söylediği son cümleler, bu ilginç sanatçıyı intihara sürükleyen süreç ve o ana kadar dünya ve şiir hakkında düşündükleri okuru bir anda cezbedebilecek sihirli malzemeler. Kitabın tanıtımından  hasbelkader haberdar olanlar yazarın bir sahafın raflarında denk geldiği bu talihsiz sonsöz ve dizeleri bizlere ulaştırmak için nasıl da can attığını hatırlayacaklar.

Bakın isterseniz kitaba derinlemesine eğilmeden önce kitabın “okuru”nu bir değerlendirelim, bu bağlamda eserleri değil de okurları karşılaştıralım kısaca: Âdem Yoksun’un  ilginç hikayesini okumaya başlayacak klasik okurla, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ına başlayacak klasik okurun hevesi aynıdır bana göre.  Bu iki yapıtın hacimleri oranında klasik dediğimiz okurun kitabı okumayı bırakma süreçleri de orantılıdır.
 Şiiri çok seven ve şiire kafa yoran bir edebiyatsever olarak neredeyse bir çırpıda ve keyifle okudum merhum Âdem’in önsözünü ve şiirlerini. Onun önsözünde anlatabilmek için çırpındığı poetikasını ilgiyle değerlendirdim kafamda. Kâh hak verdim sözlerine kâh “Saçmala be Âdem biraderim!” dedim. Eserin arka kapağında yer alan “Bu kitap acaba ne? Monolog tarzı tuhaf bir oyunsal uzun hikaye mi, ironik bir postmodern kısa roman mı,mükemmel imgelerin billûrlaştığı bir şiir dosyası mı, manifestovâri bir poetik metin çalışması mı,dramatik bir intihar mektubu mu, spesifik bir novella denemesi mi?” sorusuna da “hepsi” cevabını verdim.

Kahramanlar

Tahmin edilebileceği üzere eserin kahraman kadrosu kısıtlı. Önsöz ya da poetika mantığına uygun bir biçimde kahraman anlatıcı sayesinde düşüncelere ve olaylara vâkıf oluyoruz. Âdem, Anadolu’nun taşrasından dünyaya sesini duyurmaya çalışan bir şair. Oldukça iddialı zaman zaman narsizmle ilişkilendirilebilecek tavırları olan bir şair hem de. Yazar Polat Onat, Âdem ile edebi metinlerde daha çok klasikleşmiş yapıtlarda görebildiğimiz “karakter”unsuruyla karşımıza çıkıyor. Bana kalırsa Âdem, neredeyse Gregor Samsa, C.(Aylak Adam), Oblomov kadar karakter özellikleri gösteriyor. Bu yargıya nasıl varıyoruz? Âdem sıradan bir taşra çocuğu değil. Taşrada yaşamasına, berberlik yapmasına rağmen üst düzeyde bir edebiyat ve felsefe bilgisine sahip olduğu hemen her sözünden anlaşılıyor. Berberlik mesleğinden önce kendini şair olarak tanımlıyor bir düşünün.Bunu yanı sıra berberliği şiir gibi sanatsal bir faaliyet olarak tanımlıyor. Tip olabilecek kahramanların sıradanlığı kesinlikle yok Âdem’de. Rüyaları, hayalleri dahi bu dünyadan değil.  Âdem her sözü ve davranışı ile “karakter” olmanın hakkını veriyor. Düşünün ki bir taşra berberi şu cümleyle açıklıyor bu kitabı yazma amacını: “Anlattığım olayların yaşanabilir tiksintilerini incelikle hesaplayamadığım için giriştim böyle bir kitap projesine”  Bu anlamda karakter yaratmanın zorluğunu düşünerek Onat tebrik edilmelidir diye düşünüyorum.

Tema/Konu ve Olay Örgüsü

Eser tam anlamıyla bir roman sayılamayacağından klasik bir kurgusunun da olmadığı söylenebilir. Bu da klasik bir konu ve temanın eserde işlenmediği anlamına geliyor. Amacı aydın kesimin sıkıntılarını anlatmak olan Tutunamayanlar romanına amaç olarak benzetebileceğimiz eserde Türkiye’de ve dünyada şair olmak, şiirin mahiyeti, Türk yayıncılığının sıkıntıları, Türk okurunun entelektüel geriliği genel olarak şiir özelinde irdeleniyor. Temayı sunma anlamında Goethe’nin meşhur Genç Werther’in Acıları’yla da özdeşleştirebileceğimiz bir eser Onat’ınki. Hatırlarsanız Werther de mektuplarında bir karşılıksız aşk çerçevesinde dünya görüşünü ve ara ara da yazın dünyasına yönelik düşüncelerini açıklıyordu okura.   

Üslup

Yazar Onat esere 20 sayfalık muhteşem bir poetikayla başlıyor. Bu harika başlangıç romanın çoksatar listesine girememesi için de ilk işareti veriyor aslında. Bu kanıya nereden mi varıyorum? Yazarımız haliyle manifestoda okuru şiirsel bir kavram fırtınasına tâbi tutuyor. Bu poetik duruş ve kavram fırtınası  zamanın kültleşen pek çok eserinde olduğu gibi eserin bir adım geriye düşmesine neden oluyor. (Yayıncı ve klasik okur gözünde)  Bu geri düşmeyi yanlış anlamamalı ve durumun doğal olduğu düşünülmeli. Bir edebi derdi olan pek çok eserin yayımlanma, okurla buluşma aşamalarını aklınıza getirin ne dediğimi anlayacaksınız. Keza yazar da durumun bu şekilde gelişeceğinin öylesine farkında ki karakteri Âdem’e durumla ilgili söylemek istediklerini şu şekilde söyletiyor:“Piyasa işi popülarite kokan metinleri allayıp pullayarak doğru düzgün redakte dahi etmeden çoksatar listelerinin tepesine yerleştiren hangi ağa babasının cepleri doluyor?”Yazar, okur kitlesinin böylesine bir poetik romana hazır olmadığını şu sözlerle özetliyor “ Yetmiş milyonu aşkın nüfusa sahip bir ülkede, asgari kültürel donanım sahibi kişilerin oranı yüzde on beş bile değilse daha neyi anlatalım cancağızım?”Onat kendi için başarının ne olduğunu Âdem Yoksun’a şöyle söyletiyor ve büyük kitlelere ulaşmaktan daha büyük dertlerinin olduğunu hissettiriyor: “Sanatta başarının iki yolu vardır, üç değil; ya hiç denenmemiş bir şeyi denersin ya da önceden denenmiş bir şeyin daha iyisini yapmayı.”

Dikkat ederseniz kahramanımız şair Âdem şiir özelinde konuşsa da Türk ve dünya edebiyatında başarı ve estetik kıstasına isyan ediyor ve hepsine inat olması gerekenleri inci taneleri gibi diziyor satırlara: “Hep gösteriş, riya, tekebbür. Kur’an-ı Kerim çarpsın ki tiksindim. Şair olmaktan daha acı bir şey var; şair gibi gözükmeye çalışanlara tahammül etmek!”

Üslubun zorlayıcılığına ilişkin son tespitlerimizi ve yazarın bunu bilerek isteyerek yapışını  yine Polat Onat’ın Âdem’e söylettiği şu sözlerle ispatlayalım: “Şiir Kitabım ve Önsözü adlı bu çalışmamı okuyan birkaç insanı, şöyle iki dakika sarsabilsem, bir damla gözyaşı döktürebilsem, en büyük hedefime ulaşmışımdır. Bu az şey değildir kardeş.”

Âdem Yoksun’un iç acıtan zaman zaman da tebessüm ettiren isyanı itiraf etmem gerekirse beni kitap boyunca sarstı. Şiire bunca kafa yoran bir başka insanı da eminim aynı derecede sarsacak hatta eserlerini edebiyat dünyasının o iğrenç çöplüğünde parlatmaya çalışıp da kapıların yüzüne kapandığı şiir gönüllülerini ağlatacaktır. Âdem’de birçoğu kendi şairlik serüvenini görecektir belki de.

Bu güzel eserin değerlendirmesini toparlayacak olursam naçizane şu tespitlere ulaşıyorum. Eser projesi günümüz Türk edebiyatının artık sadece çoksatar listelerini hedefleyen ve kabak tadı veren klasik kurgularına edebi bir isyan niteliği taşımaktadır. İsyanın temel hedefi şiir ve şiirin tüm unsurları (dergiler, yayın evleri, yaşlı şairler,okurlar) olduğundan eser beklediği ilgiyi şiirin iyiden iyiye gözden düştüğü şu edebi ortamda görmeyeceği aşikârdır. Hatta eser  “Epeyce ilginç bir kitap ismiydi doğrusu. Kitapçının rafında hemen dikkatimi çekti ve paraya kıyıp satın aldım. Ama eve gidip okuyunca ne yazık ki pişman oldum. Ne idüğü belirsiz, ne anlattığı anlaşılmaz, epeyce bunaltıcı, okunmama gayesiyle yazılmış, insanın içini ciddi anlamda sıkan, saçma sapan bir kitap. Aman, sakın ha! Uzak durup, benim gibi paranızı böyle tuhaf kitaplara harcamak suretiyle israf etmeyin, derim.” diyecek ve günümüz edebiyat dünyasında ne yazık ki çoğunluk olarak nitelenebilecek çoksatar listesi okurunca kolaylıkla aforoz edilecektir.

Ben Âdem Yoksun’un şiir üzerine ortaya attığı pek çok şeye katılmadım belirteyim. Bu da apayrı bir yazı konusu olur. Ancak ben karşımda şiir hakkında bana iki tokat atıp kendime getirebilecek bir taşra çocuğunu –hayali bile olsa yeğdir- görmekten büyük bir mutluluk duydum. Onun intiharını anlayabildim. Onun zaman zaman isyana varan serzenişlerinin altına imza attım. Onun şiir dünyasında itildiği tenhalığı hissettim. Bunlar da zaten bir edebi eserden asgari beklentilerimi oluşturuyor benim.
Edebiyat dünyası içinde Adem Yoksun’un Şiirleri nerelere gelebilir bunu şimdiden kesin çizgilerle belirlemek çok zor ama sanırım Âdem’in şu sözleri bizim hangi ışığı takip etmemiz gerektiğini iyi anlatıyor:  “Neyse ki zaman en adil eleştirmen olmuştur”

                                                                                                                                 Murat Gil

10 Temmuz 2013 Çarşamba

EDEBİYAT BLOGLARI VE EDEBİYAT DERGİLERİ

Blog edebi amaç taşıyınca içinde paylaştıklarınızın da ister istemez o çizgide olma zorunluluğu doğuyor. Blogun adının verdiği ağırlıktan mıdır bilmiyorum;  yazdıklarımda yazım hatası, noktalama yanlışlığı, anlatım bozukluğu olmasın diye uğraşıyorum. Aslına bakarsanız bu durum beni bir yandan mutlu ediyor. Mutlu ediyor ; çünkü edebiyat dergilerinde arzuladığı köşeyi bulamamış biri olarak söylemek istediklerimi zaman zaman buradan duyuruyorum. Haliyle söylemek istediklerimi bir edebiyat dergisine yakışır biçimde sunmam gerekiyor. Bu durum beni geriyor da. Geriyor; çünkü insan kimi zaman da daha rahat yani özgür olmayı da arzuluyor. Blog salt bilgi vermeyi, "kasıntı" sanat yorumları yapmayı amaçlayan bir platform olmadı benim için. İtiraf etmeliyim uğraşsam da o yetkinlikte  sanat yazıları yazamam. O yeterlikte değilim demeye çalışıyorum, olmayı da çok istediğim söylenemez. 

Her neyse, bugün aldığım bir kararla fırsat buldukça burada "denemeler" de yayımlamaya karar verdim. Denemeler işte... İstediğim her konu ile ilgili yazılar. Edebi yazılar :)  Ha iki gün sonra hevesim geçer ya da zaman yaratmakta sıkıntılar yaşamaya başlar ve bu işi bırakırım orasını bilemem; ama dedim ya bugün bir karar aldım:)

2009'dan bu yana blog yazıyorum. 4 yıl bir sürü gün bir sürü saat demek. 90'lı yıllarda izlediğimiz "Geleceğe Dönüş" filmlerini hatırlıyorum da o yıllarda bugünler için  gerçekten uçan arabaları ve kaykayları,  neon renkli kıyafetlerle dolaşmayı falan öngörüyorduk. "Geleceğe Dönüş" serisinin filmlerinden birinde geçtiğimiz yılın 16 Mayıs'ına yolculuk ediyordu M.JFox. Evet, 2011'de düşündükleri gibi olmadı belki ama insanlar bir ekranın karşısına geçerek kilometrelerce ötedeki insanlara bir tıkla seslerini, düşüncelerini ulaştırabiliyorlar. Diyorum ya 2009'dan bu yana belki de binlerce insan yazdıklarımı okudu. 120 bin kez görüntülenmiş bu sayfa, bir edebiyat dergisinin asla ama asla ulaşamayacağı bir tiraj sanırım.

Kim ne derse desin, internet ve e-yazın zaman gelecek  sahifenin yerini alacak. Sanatçı kalmayacak mı demek bu? Hayır! Ama "öğrendiğimiz anlamda sanatçı" kalmayacağı anlamı taşıyor bu sözler. Daktilosuna, karalama defterine ürünlerini yazıp senelerce yayımlanmasını bekleyen eski zaman üstadlarının yerini ekran başında benim gibi klavyesiyle döktüren gençler alacak. Alıyor da.

Muhafazakar bir yapıya sahip olsam da" ah ben bu yozlaşmanın esiri olmak istemiyorum, kalemi, kağıdı kullanmaya devam edeceğim, yeniyi lanetleyeceğim" şovenistliğini yapmayacağım. Her yazın insanı günün koşullarına göre davranmayı öğrenmeli.

Edebiyat dergileri ile ilgili kısacık bir şey yazarak bitireyim: 

3-4 ay önce "yasakmeyve" dergisinde  Sina Akyol'un bir yazısını görünce ne yalan söylemeli canım sıkıldı. Sina Akyol yasakmeyve dergisinin umut vaad eden gençlere ait şiirlerin değerlendirildiği köşesine bakıyordu. Akyol, dergiye şiir gönderen şairlerin sayısının derginin aylık tirajını birkaç kat katladığını itiraf ediyor, bu göndericilerin şiirlerinin yayımlanıp yayımlanmadığını görmek adına dahi dergiyi almadıklarından yakınıyordu. Ben de kendisine "evet okumuyoruz" temalı özeleştiri kokan bir mektup yollamıştım. O yazı yayımlandı. (Şiirlerimin yayımlanmayacak kadar yetersiz olduğunu söyledi Sina Akyol ki bu konu hakkında da daha sonra yazacaklarım var.)

Gerçekten okumuyoruz. Yok yok okumuyoruz derken roman-hikaye-şiir okumuyoruz meselesinden bahsetmiyorum. Başkasına ait herhangi bir yazıyı, bir şiiri kısacık bir notu dahi okumuyoruz. Bu devirle mi ilgilidir kestiremiyorum ama bizim olmayan hiçbir şeyi okumuyoruz. Bu yazıyı da işte... :) 

9 Temmuz 2013 Salı

ÖZDEMİR ASAF VE R HARFİ



Geçtiğimiz günlerde şairlerin kendi seslerinden şiirleri ve kütüphanemdeki yerleri hakkında yazmıştım. O külliyatın içine-külliyat da denemez belki ama- Özdemir Asaf'ın Kendi Sesinden Şiirleri de eklendi. Albüm kitabı şöylece tanıtayım size:

Kitap pek çok ses kaydında olduğu gibi YKY'den çıkmış. Bu konuda yanlış bilmiyorsam YKY ve İş Bankası Yayınları en önde gidiyor. Asaf'ın ses kaydı Sen Bana Bakma, Ben Senin Baktığın Yönde Olurum başlığı ile satışa sunulmuş ki şairin  en meşhur dizelerindendir bunlar.

Gelelim bu güzel ses kaydının yapılmasına vesile olan olaya. Orhan Veli'nin sesini bizlerle buluşturan vak'a bir yılbaşı gecesi eğlencesiydi. Nazım Hikmet arkadaşı Bedri Rahmi'yi kıramamış ve mikrofonun başına geçmişti. Behçet Necatigil de Almanya'ya gittiğinde sesini kaydetmek için bir cihaz almış onun karşısında keyifle söylemişti şiirlerini.
Asaf'ın durumu bunlardan biraz farklı. Yok yok çok farklı. Kitabın önsözünde sözü Asaf'ın kızı Seda Arun alıyor. Söze bir erkek arkadaşı olduğunu,  evlenmek istediğini anlatmak için babasının yanına gittiğini anlatmasıyla başlayan Arun, Asaf'ın şiirlerinde kendini belli eden şu enteresanlıkla karşılaşıyor. O yadırgamıyor tabii Asaf'ın kızına öğüt verirken kullandığı bu yönteme olsa olsa bizler şaşırırız. Asaf, eşinden şiir kitaplarını rica ediyor. Evet, düşündüklerini ve öğütleyeceklerini şiirleriyle dile getirmeyi severmiş Özdemir Asaf. Bu vesile ile babasının şiirleri okumaya başlamasını fırsat bilen Seda Arun o gün kayıt düğmesine basıyor. Şöyle dile getiriyor bu durumu Seda Arun: Düşünmeden bastığım o teybin düğmesiyle Özdemir Asaf'ın sesini kaydetmiş olmamın ne kadar önemli olduğunu çok sonraları anladım.

Evet sizler de şairin kızının düşünmeden bastığı o kayıt düğmesinin ardında büyük bir şairin aynı zamanda büyük bir hatip oluşuna, Asaf'ın  r'leri söyleyemeyişindeki sıcaklığına şahit olmak istiyorsanız mutlaka bir kitapçıdan edinin bu nadide seçkiyi. Bu tip albüm kitaplar tükenince bulması zor oluyor baştan belirteyim. Keyifli dinlemeler.

8 Temmuz 2013 Pazartesi

Yedim İçtim Okudum: YAZDIM: PASLI ÇİVİ - 1

Yedim İçtim Okudum: YAZDIM: PASLI ÇİVİ - 1: Bu salona nasıl geldim bilmiyorum; aslında epeyce zamandır ne yapıyorum, kiminle konuşuyorum, hayatta mıyım, değil miyim onu da bilmiyoru...

7 Temmuz 2013 Pazar

SİNEKLERİN TANRISI-William Golding

W.Golding'in Sineklerin Tanrısı romanını çokça geç kaldıktan sonra okuyabildim. Zararın neresinden dönülse kardır düsturuna uyarak iyi ki okumuşum diyorum çünkü romanı okurken büyük bir keyif aldım. Aslında bambaşka bir amaçla yazılmış izlenimi veren alegorik romanlara bayılıyorum. 1984, Hayvan Çiftliği, Körlük, Satranç ve Dönüşüm öyküleri bu bahsettiğim tarzda kitaplar ve kütüphanemin en değerli yerindeler.Bu eserleri okurken okuma boyunca düşünüyor, sorguluyor ve yazarların anlatmak istediklerini sembollere   nasıl ustalıkla aktardıklarına şahit  oluyorsunuz.
Sineklerin Tanrısı romanının da böyle alegorik bir roman olduğunu biliyordum. Bu okurken sembolleri arama hissiyatını beraberinde getiriyor. Olumlu bir önyargı oluşuyor anlayacağınız.  Her satırı, her diyaloğu "Yazar burada neye işaret etmek istemiş acaba?" sorusunun eşliğinde okuyorsunuz. Golding, eserini İngiliz edebiyatının klasiklerinden Mercan Adası adlı çocuk kitabına nazire olarak yazmış. Mercan Adası'nda ıssız bir adaya düşen çocukların içgüdülerinin yardımıyla asil İngiliz sistemini adada inşa etmeleri, hamasi bir dille anlatılıyor. Kitap İngiliz gençliğinden de başkası beklenemezdi mesajını iletiyor okura.Bir nevi harikalar diyarı yaratıyor yazar.


İkinci Dünya Savaşının en kirli atmosferlerinde bizzat savaşarak bulunan Golding'in bir ada yaratarak bu adaya harikalar diyarı havası vermesi beklenemezdi tabii. Romanda neyden kaynaklandığı belli olmayan bir uçak kazası ile adaya düşen 15-20 çocuğun adaya uyum süreçlerini ve bu sürecin çalkantılarını bulacaksınız. Romanın içeriği hakkında çok fazla detay vererek kitabı henüz okumayanların heveslerini kaçırmak istemiyorum ama okurun  çocukların düştükleri bu kara parçasının ne olduğunu anlama noktasından, demokratik bir seçimle liderlerini seçmelerine uzanan, sonrasında insanın içgüdüleri ve baskılanmış yanlarının açığa çıkmasına kadar uzanmasına pek çok şeyi yaşayacağının haberini vermenin romanın keyfini azaltmayacağına inanıyorum. Kitabı bitirdiğinizde çevirmen Mina Urgan'ın kitap hakkındaki düşüncelerini mutlaka okumalı, alegorik eserde sembollerin neleri ifade ettiğini bir de Mina Urgan'ın gözüyle görmelisiniz. Bu söylediğim İşbankası yayınlarının Modern Klasikler Serisinin 1.kitabı olan Mina Urgan çevirisindedir.

Kitapta herkesin kendisine yakın hissettiği bir kahraman olacaktır. Kiminiz Ralph'ı kiminiz Simon'u kiminiz Domuzcuk'u kiminiz de Jack'i kendinize yakın hissedeceksiniz. Ben Domuzcuk'u çok sevdim. Gerçi Mina Urgan'ın yazısını okuduktan sonra toplumda hangi kesmi temsil ettiğini çok iyi anladım ama yine de sözlerini, davranışlarını çok sevdiğim o tombişin :) Acaba siz kimi seveceksiniz?

Kitabın uyarlama iki adet filmi mevcut. Biri sanırım 1968'de çekilmiş. Ben kitabı bitirir bitirmez 1990 yapımı olanı izledim. Genel çerçeve itibariyle romana uyulmuştu ama hem filmin alegorisi hem de bazı önemli detaylar filmde saklanmış gibi geldi bana. Bu anlamda başarılı bir uyarlama olmadığını düşünüyorum 1990 yapımının. Zaten bir filmde yalnızca çocukların oynaması oyunculuk kalitesini de birkaç kademe aşağıya çekiyor ister istemez. Bu anlamda tembellik edip filmini tercih etmeyin keza kitaptaki alegoriden alacağınız tadı asla filmde bulamayacaksınız.

Okumayanlar için keyifli okumalar diliyorum, okuyanlar için ileride bir yazı yazmayı daha düşünüyorum, iyi pazarlar!!



4 Temmuz 2013 Perşembe

EDEBİYAT MECLİSİ 3. ŞİİR YARIŞMASI


3



Dile kolay, 1. ve 2. yarışmalarımızın üzerinden 2 yıl geçmiş. İlkini 2010'da diğeriniyse 2011'de gerçekleştirdiğimiz şiir yarışmamızın bu yıl üçüncüsü ile karşınızda olmak büyük bir mutluluk veriyor bizlere.  

Edebiyat Meclisi'ni  beraberce hazırladığımız  arkadaşlarla kafa kafaya vererek bu yıl yarışmayı farklı bir şekilde başlatmaya karar verdik. Bu kez değerlendirmeye alacağımız şiirler bir tema çerçevesinde yazılsın  istedik. Temamızı ise "direnmek" olarak belirledik.

Aslında insan yaşamı bütünüyle bir direnişin üzerine bina edilmiştir bize göre. Daha ilk ana rahmine düştüğümüz gün milyonlarca etkene direnmemiş miydik? Dünyaya gözümüz açtığımızda popomuza vurulan şaplağa, annemizin ah vah içirmeye çalıştığı şuruba direnmedik mi?



 Kimisi için acılara direnmek, kimisi için yalnızlığa direnmek var sanıyoruz. Kimisi bir aşka direnmeye çalışıyor, kimi ise bir zulme. İnsanın her an bir direniş halinde  olduğunu düşündüğümüzden bu kez değerli şairlerimiz bize bu temayla şiirler karalasın istedik. Ismarlama şiir yazılamayacağını en iyi bilenlerden olduğumuzu düşünüyoruz ama bu da şiir okumamaya, şiiri küçümsemeye, önemsizleştirmeye  bir direniş olsun istedik. Hem belki bu vesileyle şiir kataloglarında "direnmek" teması bulunmayan şairlerimize bir şiirle katkıda bulunmuş oluruz dedik.

İlk iki yarışmada olduğu gibi kazanan şairimize sembolik bir hediye vermeyi uygun bulduk. Bu sefer Behçet Necatigil'in Solgun Bir Gül Oluyor Dokununca adlı kendi sesinden şiirlerin yer aldığı albümü hediye etmeyi istiyoruz.  Direnmek temalı şiirlerinizi edebiyatbloglariplatformu@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.

Şiirlerin son gönderilme tarihi 15 Temmuz 2013 olup elenen şiirler okur oylaması için 17 Temmuz günü Edebiyat Meclisi'nde yayımlanacaktır. 5 Ağustos 2013 tarihinde kazanan şiirimizi ilan edeceğiz. Gelişmeleri Facebook sayfamızdan da takip edebilirsiniz. Okur oylaması ile ilgili kuralları da yakında buradan açıklayacağız. 3.sünü düzenlediğimiz bu küçük etkiliğe katılmanız bizleri onurlandıracak, hadi şiirin tabiri caizse can çekiştiği günümüzde bir direniş de şiir için gösterin. Kalın sağlıcakla...

Edebiyat Meclisi Ekibi

3 Temmuz 2013 Çarşamba

EDEBİYAT BLOGLARI PLATFORMU YENİDEN

Yıllar evvel Edeblog adı altında edebiyat ile ilgili blogları bir araya getirmeye çalışmıştım. İtiraf etmeliyim ki o zamanlar amacım kendi blogumun da adının duyulmasıydı ama artık Edebiyat Meclisi'nin böyle bir derdi kalmadı. Şimdi tek amaç edebiyat ve sanat içerikli blogların içeriklerine daha rahat ulaşabilmek. Edebiyat üzerine yazan ve adlarını duyurmaya çalışan arkadaşlara fırsat verebilmek. Haftanın yazısını da bu platformda belirlemeye çalışacağım kendimce. Edebiyat ve sanat içerikli blog yazan arkadaşlar desteklerse mutlu olurum. Kalın sağlıcakla.

       EDEBİYAT BLOGLARI PLATFORMU

ŞAİRİN SESİNİ DUYMAK

Şiirde ses benim için çok önemlidir ama bu kez bahsedeceğim ses şiirin ahenk unsuru olan ses değil. Şairlerin kendi sesleri... Sizleri bilmem ama ben şairin sırlarına eriştikçe şiirini daha çok sevenlerdenim. Bu yüzden Haluk Oral'ın yazılarını çok severim mesela. Şairlere yazarlara onların hayatlarına ilişki ne güzel detaylar içerir onun yazıları. Şiir Hikayeleri de böyle bir kitaptır.
Durun durun asıl bahsetmek istediğim konudan uzaklaşmayayım daha fazla. Ne diyordum, şairlerin sesleri evet! İlla hayatlarına ilişkin şeylerle mi mutlu olacağım canım sanatçıların seslerini duymak da büyük keyif veriyor bana. Hele ki kendi şiirlerini bir banda okumuşlarsa değmeyin keyfime. Kütüphanemde ya da bilgisayarımda öyle aman aman bir külliyatım yok ne yazık ki, ama elimde olanlarla da mutlu olmayı biliyorum sanırım. Nazım Hikmet'in sesinden şiirler bilgisayarımda duruyor. Yanlış hatırlamıyorsam YKY basmıştık o önemli eseri. Attila İlhan'ın sağlığında şiirlerini profesyonel bir kayıt odasında müzik eşliğinde okuduğunu edebiyat meraklıları bilir. O seri DVD'lerin arasında. Çok kıymetli bir koleksiyon o. Hele Kaptan'ı okuyuşu yok mu? Hala tüylerimi diken diken ediyor. Bir yıl önce kitaplığımın en değerli koleksiyonlarından birine sahip oldum. YKY'nin Orhan Veli'nin kendi sesinden yayımladığı şiirler tabii ki bahsettiğim. Onun sesini duymuş olmak tüylerimi diken diken etmekle kalmamış gözlerimi yaşartmıştı. Necip Fazıl Kısakürek'in kendi sesinden şiirleri de bilgisayarımda durur mesela. Ve son olarak Behçet Necatigil'in sesinden şiirlerini dinleyebiliyorum artık. Onu da YKY Solgun Bir Gül Oluyor Dokununca ismiyle yayımlamış zamanında. Şiirlerini değil ama birkaç soru üzerine sesine ulaştığım şairlerden biri Cemal Süreya oldu. Kafamdaki gibiydi sesi çok ilginç. TRT'de katıldığı bir programda kaydetmişlerdi sesini. Bir dostumun önerisiyle Özdemir Asaf'ın da kendi sesinden Lavinia adlı şiirini dinleyebildim nasıl mutlu oldum anlatamam. Sanatçının r'leri söyleyemediğini de o kayıt sayesinde öğrendim. Şimdi Ahmed Arif'in kayıtlarını arıyorum. Varmış ve harika okuyormuş zaten muhteşem olan şiirlerini

Şiirde ses benim için çok önemlidir diyorum ya, ah keşke şiirlerini kendi sesinden dinleyebildiğim sanatçılar arasına şunlar da eklenebilseydi: Cahit Sıtkı Tarancı, Sezai Karakoç, Ahmed Haşim, Behçet Aysan...