13 Şubat 2011 Pazar

S.ALDANIR


Elimden geldiğince bu sayfalardan pek de bilinmeyen; ancak bilinse fena olmayacak şairlere yer vereceğim. Bu dünyaya bir iz bırakıp geçen şairler olacak bunlar. Unutmayın, diğerlerinden tek farkları bu adamların bıraktıkları izlerin diğerleri kadar derin olamayışı!

Ataol Behramoğlu'nun Büyük Türk Şiiri Antolojisi'ni uzun yıllar evvel almıştım. Sürekli açar farklı şairlerden değişik tatlar almayı denerim. Bundan 6-7 yıl önce bir şiir okumuştum. Tek bir şiiri alınmıştı antolojiye okuduğum bu şairin. Adı Selahattin Aldanır'dı. Adını açık olarak almamış Ataol Behramoğlu. Doğruyu söylemek gerekirse nerede araştırdımsa adının açık haliyle alan da yok.Hep S.Aldanır diye geçiyor kaynaklarda. İlginç! Adı Selahattin'miş şairimizin araştırınca öğrendim. Neyse, bu antolojide yüzlerce pek de bilinmeyen şair arasından bu şairin şiirinde duruşumu, "Vay bee, üstad iyi karalamış!" dediğimi hiç unutmadım. Kendisine yer vermek istedim.


İstanbul doğumlu Aldanır. Bir süre Hukuk eğitimi almış ve çeşitli memurluklarda bulunmuş. Tek kitabı var şairimizin Memleket Saat Ayarı\1953. Ataol Behramoğlu Orhan Veli kuşağının içinde yer veriyor kendisine. Cidden şiirinde taşıdığı acı,ironi,humor ve espri Garip akımına yakınlığını ispatlıyor şairin. Peki dikkatimi çeken şiir neydi. Gelin, onu sizinle paylaşayım:

TAVLA ŞAMPİYONU

Yaşasın

Kazandınız bu partiyi de

Oyun üstüne oyun

Mars üstüne mars yaptınız

Her elde en güç kapıları açtınız

Yok ustalığınıza diyecek

Ne güzel de geliyor zarınız

Memleket gibi hepyek

Vatan gibi düşeş

Millet gibi gele


Bu şiirdi işte dikkatimi çeken. Tavlayı azıcık bilenler şiirdeki espriyi ve bu esprinin altındaki ironiyi anlamışlardır sanıyorum. Bana kalırsa müthiş bir çağdaş hiciv örneği sunmuş bizlere şair. Sonrasında boş durmadım İnternetten de araştırdım kendisini. Pek dişe dokunur bilgilere ulaşamadım haliyle. Dediğim gibi derin izler bırakanlardan değil kendileri. Attila İlhan'ın bir yazısına kısacık da olsa konuk olmuş,bunu gördüm daha sonra. Yazı şu:

"Sâlim Şengil 'in meydana çıkardığı, uzun süre şiirlerini yayımladığı bir de şair vardır ki, yıllardır kayıplara karışmıştı: S. Aldanır ! Meraklısı, bazı dikkatli antolojilerde, adına ve şiirlerinden örneklere rastlıyordu; ama o nerelerde, meçhul! Son aylarda derginin birisinde, -bilmiyorum hangisinde ve ne sebeble-, bir şiirini görerek sevindim: İmge zenginliği, ifâde kolaylığı, konu özgünlüğüyle, -hele o dönemde- hiç de yabana atılabilecek bir şair değildi."


Evet S.Aldanır'ı tanıtmaya çalıştım sizlere. Belki sizler çok daha ayrıntılı bilgilere sahipsinizdir bu şairimiz hakkında. Son olarak ulaştığım iki şiirini daha yayımlıyorum. Görüşmek dileğiyle...






NATO KAFA NATO MERMER


Sen de hiç yükselme

fikri yok

Pireden, keneden kurtulma fikri

Kervanlara hürmet

Cami duvarlarına dikkat

Zarafet, marifet, sadakat fikri

Bak emsalin salon köpeği

Kimi av köpeği, kimi bekçi köpeği

Al işte sana hürriyet fikri

Nato kafa,

Nato mermer"


SEYYAR FOTOĞRAFÇI


Çek artık Osman usta çek

Kapağı bir açışta

Şu bütün sabırsızlığımın resmini

Tam işte o dakikadayım

Hani o her şeyden her şeyden

Sıkıldığımız dakikada

THE KING'S SPEECH: "ÜÇ TAS HAS HOŞAF" DİYEMEYENİ KRAL YAPMAZLAR


Edebiyat Meclisi'nde üst üste sinema filmi yorumlarına yer veriyoruz. Boş zaman değerlendirmenin en güzel yollarından ikincisi sanırım sinema filmi izlemek. Birincisi olarak her zaman kitap okumayı düşünüyorum.

Oscar törenleri öncesinde pek çok ödüle aday gösterilen filmleri izleme fırsatı buldum. Son olarak The King's Speech filmini izleyebildim.

Cumhurbaşkanı Gül'ün twitter'da paylaştığı iletinin ardından gündeme bomba gibi düşen film Türkçeye Zoraki Kral olarak çevrilmiş. Gül, köşkte bu güzel filmi eşi ile birlikte izlediğini söyleyince ortalık karıştı. Tabii ki mesele filmin henüz dvd olarak piyasaya çıkmayışı ve Cumhurbaşkanının filmi korsan olarak temin ettiği düşüncesiydi. Aynı adresten filmi ABD'den temin ettiğini açıklayan Gül'ün tatmin edici olmadığı ortada. Sanırım en tepeden en alt seviyeye korsan birçoğumuz için vazgeçilmez.

Filme geçelim. 2010 Oscar'a aday bir filmin daha gerçek hikayeye dayandığına şahit olduk. Gerçek bir hikayeye dayanan ve benim izlediğim diğer film 127 Saat'ti.

The King's Speech, bizleri Birinci Dünya Savaşı sonrası İngiltere'ye, dahası İngiltere Kraliyet Ailesi'ne götürüyor. Savaş sonrasında Avrupa'da değişen dengeler ve dünyanın bir başka büyük savaşa hazırlanışı farklı bir perspektiften, topluluk önünde adeta dut yemiş bülbüle dönen veliaht prensin gözünden aktarılıyor.

York Dükü Albert Georghe kekeleme kusurundan öyle muzdarip ki defalarca saray doktorlarınca tedavi edilmeye çalışılsa da bu kusurunu yenemiyor. Tam bu noktada en iyi erkek oyuncu dalında Oscar adayı Colin Firth'i anmadan edemeyeceğim. Filmleri izledikçe Oscar jürisinin erkek adayı belirlemekte çok zorlanacağını düşünüyorum. 127 Saat'te James Franco'yu hayranlıkla izlerken, şimdi de Colin Firth'in ağzından çıkamayan sözcüklerle yani büyük oyunculuğuyla büyüleniyoruz.

Bir kekemeyi, asabi bir kekemeyi, asabi soylu bir kekemeyi oynamak sanıyorum ki oldukça meziyet gerektirmekte. Colin Firth bu meziyetlerin tamamına sahip bir oyuncu olduğunu gösteriyor izleyiciye. Gerçi biz Firth'i İnci Küpeli Kız'da da hayranlıkla izlemiştik.

Filmde prensimizin hanımı"Elizabeth" rolünde Fight Club ve The Big Fish'ten tanıdığımız Helena Carter var.

Prensin eşinin ısrarları sonucunda prensi götürmeyi başardığı diksiyon uzmanı Lionel'i ise Karayip Korsanlarında kötü kaptanı canlandıran Geoffrey Rush canlandırıyor.


Filmin ilginizi çekeceğini umuyorum. Oldukça akıcı bir şekilde filmin sonunu getirebiliyorsunuz. Kraliyet filmlerinin kasvetli havası yok filmde. Prens Albert'ın çektiği sıkıntıları Colin Firth sayesinde kendinizde hissediyorsunuz. Şiddetle tavsiye ediyorum.

Keyifli seyirler...