13 Nisan 2015 Pazartesi

ZARI ATIYORUM: SUNAY AKIN

Türk şiiri büyük şairlerini bir bir yitirirken, onların yerlerini doldurabilecek adayların azlığını duyumsuyoruz. Edebiyat tarihinde yer edinmiş önemli şiir akımlarının temsilcileri birkaç isim dışında ebediyete göçtüler. Hafızamı yokladığımda İkinci Yenicilerin mistik ismi Sezai Karakoç, toplumcu gerçekçi çizginin önemli simâsı Ataol Behramoğlu, artık genç kuşak temsilcisi sayamayacağımız postmodernist şiirin en önemli temsilcisi  Haydar Ergülen dışında yaşayan, idol diyebileceğim bir isim hatırlamıyorum.

Tam da burada Sunay Akın şiirinden açmalı sözü. Son dönemde "oyuncak" ve "müzecilik" kavramlarıyla ön plana çıkan sanatçının çok yetenekli bir şair olduğunu ilk düşünen tabii ki ben olmadım. İkinci Yeni'nin üstatlarından Cemal Süreya, o zamanlar oldukça genç bir şair olarak ilk ürünlerini görücüye çıkaran Akın için ümitvâr konuşmuştu. Süreya O Miğfer, O Su, O Güvercin adlı yazısında genç şairin kendisini şaşırttığını belirtmiş, onun için  kendi tabiriyle "Uçtu çocuk!" demiştir. Buradaki uçmak kavramını ise "Şairler şiir yazarlar; o arada bir şiirleriyle de uçmaya başlarlar. İşte o zaman şair olunur." düşüncesiyle açıklamıştır. 

Yazı boyunca Sunay Akın şiirine övgüler düzen üstad yazının sonunda zarlarını atmış ama zarların ne geldiğini okuyucuya açıklamamıştır. 

Sunay Akın şiiri üzerine eminim ki ileride detaylı araştırmalar yapılacaktır. Sanatçı hayatta olduğu için ileride çıkaracağı olası şiir kitapları üzerinden de değerlendirilecek, şiir anlayışındaki değişim bir bir sorgulanacak ve şairin edebiyat dünyasındaki yeri kesin çizgilerle belirlenecektir. 

Sanatçının şiir dünyasına ilişkin en doyurucu inceleme Yrd. Doç. Dr. Eylem Saltık'ın "Oyuncu Şair Sunay Akın ve Oyuncaklara Yenilen Dünya" adlı makalesinde yapılmış. Makaleye buradan ulaşabilirsiniz. Saltık makalesinde Sunay Akın'ın şiirlerinde insan yaşamının en önemli evresi olan çocukluğun ve bu evrenin vazgeçilmez unsuru oyuncağın etkilerini sanatçının şiirlerinden alıntılar yaparak aktarmış.  Saltık'ın makalesini okurken şairin şiirini salt çocuk ve oyuncak bağlamında değerlendirmenin doğru ama eksik kalacağını, Akın'ın Türk şiirinin seyrini değiştirebilecek çok zengin ve özgün bir imge dünyasına sahip olduğunu düşündüm. 

Gitgide adeta kriptolarla şifrelenmiş imgelerin sardığı şiir dünyasında anlaşılır ancak asla tekdüzeliğe ve basitliğe kaçmayacak anlatımıyla okurla buluşmuş  bir sanatçı Sunay Akın. Süreya'nın, dönemin şiir anlayışıyla taban tabana zıt olan hatta İkinci Yenicilerin pek de kayda değer bulmadığı Garip anlayışından izler barındıran Sunay Akın şiirine sempatiyle yaklaşması, Sunay Akın'ın özgün üslubunun devrim yaratabilecek nitelikte olması ile açıklanabilir. Süreya yazısında bu noktada şöyle söylüyor:
"Nereye gider Sunay Akın'ın şiiri ? Tıkanır mı ? Tıkanabilir. Tıkanmayabilir de ama. Kültürle sonsuzcana beslenmezse ölebilir bir şiir. Ama var olduğu ölçüde kadar karyokinez çoğalma olmaz. Aynı doğrultuda böyle büyük çoğalma olamaz."

Cemal Süreya, Sunay Akın'ın şiirinde kendini tekrar eden bir yapının varlığından kaygı duyduğunu açıkça ifade etmiş. Şairin 5 kitabına baktığımızda Süreya'nın kaygılarında haksız olmadığını görüyoruz. Yine Süreya'nın ifadesiyle "İkinci Yeni ve Garip'i birleştiren şiir"ini 5 kitabı boyunca neredeyse üslubunda hiçbir değişim göstermeden devam ettirmiş Sunay Akın. Peki ne var bunda ? Kötü bir şey mi bu ? Hayır tabii ki. Bu şiir dünyası içinde bir arayışın göstergesi bana kalırsa. Akın'a göre doğru şiirin altının çizilmesi. Tıpkı zamanında Orhan Veli'nin, Cemal Süreya'nın, Attila İlhan'ın yaptığı gibi. Bu saydığım şairlerin şiirlerini incelerseniz adlarını şiir dünyasına kabul ettirdikleri andan itibaren üsluplarını değiştirmediklerini ve şiir dünyasında kalıcı izler bırakan bir şiir anlayışı yarattıklarını görürsünüz. Sunay Akın'ın amaçladığı da bundan ötesi olmaz düşüncesindeyim. 

Sunay Akın yaş itibariyle şiir dünyasının seyrine katkı sunabilecek bir sanatçı. Araştırmacı, denemeci ve koleksiyoner kimliği şairliğinin önüne geçmiş gibi görünse de o döneminin idolleri tarafından "cins şair" adayı olarak gösterilmiş değerli bir düşünür. Şiirde günden güne yitirdiğimiz ve gelecek kuşaklara aktaramadığımız humour, hiciv ve zeka pırıltısının son büyük taşıyıcılarından. Süreya'nın da öngördüğü gibi Türk şiirinin iki büyük yenilik hareketini birinci ve ikinci yeniyi tek potada eritebilmiş yegane insan. 

Pek çok gencin sanatçıyı yalnızca gösterilerinden, oyuncak müzesinden ya da deneme kitaplarından tanıyor oluşunda Sunay Akın'ın payı da büyük ne yazık ki? Onun,  şair kimliğini unutmadığını görmek, şiirlerini ya da şiir üzerine düşüncelerini çeşitli dergi ya da kitaplardan okumak beni ve onun şair kimliğine hayran pek çok genci mutlu edecektir. 

Sunay Akın'la bitirmeli:

Kuru bir ot
gibi yaşıyorum
gözlerden uzak
patika bir yolun
kıyısında

Tek suçum 
sap olmamak
baltanın 
kanlı oyunlarına

Ama yine de
umut dolu kalbim
belki  bir dişi kuş
taşır beni diye
daldaki yuvasına

(Dişi Kuş, Makiler, İş Bankası Yay. s.22,23)


9 Nisan 2015 Perşembe

SON ÇIĞLIK


Oyun 13. yüzyıl Fransa'sında geçiyor. Haçlı seferinin dehşetini bekleyen Oksitanya bölgesinde yaşanan tutkulu bir aşk ve kaçış hikayesi izledim bu akşam. Dehşeti bekleyen ülkede kumpanya çadırını kuran Katarlı bir aile bu ailenin üyesi Rojer'in soylu bir kıza duyduğu aşk. Onu bütün tehlikelere rağmen bölgeden kaçırmaya çalışmaları. Kumpanyanın reisinin can korkusuyla karakter değiştirip itirafçı oluşu ve güzel ama dilsiz kızın vebaya kurban verilişi oyuncuların etkili performanslarıyla anlatılmış.

Bugün uzunca sayılabilecek bir aradan sonra çok kaliteli bir oyun izleme şansı buldum. Konak sahnesinde izlediğim oyunun adı "Son Çığlık".

Ali Berktay'ın yazdığı oyun içinde müzikali andıran parçaların da yer aldığı bir dram. Oyuna eşlik eden küçük bir orkestra da mevcut ki ben canlı müziğin tiyatro sahnesine bir sinema filmi havası kattığına, inandırıcılığı artırdığına inanıyorum.


Bir Daha Çal Sam'den bu yana izleme fırsatı bulamadığım Ozan Yıldırım, oyunda yan diyebileceğimiz bir rolde, tiyatro ekibinin delisi olarak karşımıza çıktı. Yan bir role göre oldukça fazla alkış aldığını hatta yanlış anlamadıysam başrollere nazaran daha çok ilgi gördüğünü bunu da sonuna kadar hak ettiğini söyleyebilirim. Bir insan içine girdiği role ancak böylesine kapılır. Dansçılığın da verdiği özgüvenle en yorucu jestlerini repliklerinin hakkını vererek sundu Yıldırım. Zalime, dogmaya karşı verilmesi gereken bütün mesajları ustalığını kullanarak seyirciye aktardı. Oyun boyunca oyuncuların taşlamaları gediklerini bulmuştur diye düşünüyorum.

Oyun boyunca dekorun profesyonelce ve oyunla uyumlu bir biçimde değiştiğine şahit olduk ki ben devlet tiyatrosunda gördüğüm en iyi dekorlardan biriyle karşılaştığımı düşünüyorum. Başta belirttiğim orkestra da oyun sonunda en çok alkış alan ekiplerdendi, dansçıları saymazsak tabii.

Özetle İzmir'de ikamet edip bir ortaçağ hikayesini izlemek isteyen ve tabii bilet bulma şansını elde edebilecek herkesi Son Çığlık'ı izlemeye davet ediyorum. İzleyin, izlettirin. 

7 Nisan 2015 Salı

BÜYÜLÜ ZAMANLAR-SITKI SİLAH

“Hafızamızın kontrolü elimizde olsaydı, bu gücü daha çok hatırlamaya mı unutmaya mı kullanırdık merak etmiyor değilim.”
                                               Büyülü Zamanlar, s.27


Üçlemesinin ikinci kitabı Giden Yolcu ile 2014’ün ağustosunda tanıştığımız Sıtkı Silah,  beni iyiden iyiye bir öykü yazarı olduğuna inandırmış olacak ki geçtiğimiz günlerde yayımladığı “Büyülü Zamanlar”ın roman olduğuna bir süre inanamadım. Gerçeği söylemek gerekirse sanatçının üçlemesini bitirmek yerine araya bir roman sıkıştırabileceğini düşünmemiştim.

Büyülü Zamanlar, hacimli bir roman değil. Bir çırpıda okunabilecek, okuru hemencecik içine çekebilecek; bitmesi arzulanmayan bir roman. Bilinenin aksine bir romanın çabucak bitişinin arzulanmamasının kötü  bir özellik  olabileceğini Büyülü Zamanlar’da hissettiğimi  açıkça ifade edeyim.
Sıtkı Silah, ilk iki öykü kitabıyla alıştığımız söylemin dışına çıkabilmiş, modern öyküyü özgün üslubuyla ortaya koymayı başarmış bir yazar.  Olay ya da kesit tarzında yazdığı neredeyse hiçbir öyküsünde kurgu ve ifade anlamında vasatın altına düşmeyen Silah’tan Büyülü Zamanlar’da da aynı performansı beklediğim ve beklentilerimin karşılandığı doğrudur. 
 Silah, üstâd diyebileceğimiz yazarların bile tercih ettiği şu riski olmayan ancak artık kabak tadı veren tekdüze anlatımın ötesine çıkabilmiş genç yazarlarımızdan. Roman türündeki bu ilk yapıt yani Büyülü Zamanlar, yazara: “Öyküde neysem romanda da  oyum.” dedirtmiş.
Silah’ın öykülerine âşina olanlar şaşırmayabilir fakat yeni başlayacaklar roman boyunca problemlerine yanıtlar arayan, bulduğu yanıtları tiye alan, çoğu zaman kendini olumsuzlayan, yazarlık yeteneğine bir ceza gözüyle bakan, insanların yalnızca iç konuşmalarında rastlanabilecek absürd soruları ve bu sorulara bulduğu absürd yanıtları okura sunmaktan çekinmeyen bir yazarla karşılaşacaklar. Öyküyü bölümler halinde, bir kahramanın ağzından bir de üçüncü ağzın gözünden takip edecekler. Sıtkı Silah’ı ilk kez okuyacaklar için daha önce öykülerini tanıtırken belirttiğim noktanın altını yeniden çizmek isterim: Sanatçı her ne kadar sokağın dilini tercih ediyor olsa da tekrar tekrar okumanızı gerektirecek paragraflara, karakterlerine söylettiği ve kendi hayatınızla karşılaştırıp sorgulamanızı gerektirecek aforizmalara hazır olun.  
Silah’ın eserlerini “modern” kılan sanıyorum yukarıda belirttiklerim. Sanatçı klasik anlatım tarzlarının sıkıcı durağanlığına takılı kalıp popüler olanla benzer şeyler üretme yolunu seçmemiş. Zor ve riskli olanı tercih ederek özgünlüğü aramış.
Romanda, öykülerinde olduğu gibi ara sözlerin fazlalığı dikkatimi çekti. Ara sözlerin  fazla oluşunun edebi anlatımda bir karşılığı var tabii ki: Daha anlaşılır olmak.  Bir yandan yazdıklarının arasına aforizmalar serpiştiren Silah, bir yandan her şeyi en ince ayrıntısına kadar göstermeyi arzuluyor.  Hem bir giz hem bir apaçık olma isteği… 
“Büyülü Zamanlar”  yukarıda da belirttiğim gibi yazmayı bir ceza,  kaçılması gereken bir mahkumiyet kabul eden adını bilmediğimiz bir karakterin yaşamı ve hatıraları üzerine kurulmuş. Karakterimiz hem yazarlıktan aldığı keyfi hiçbir şeyden almadığını hem de yaratmanın manevi ağırlığının altında ezilen herkesin bildiği "keşke yazma ihtiyacıyla doğmasaydım." ikilemini yaşadığını hissettiriyor. O, ayrıntılara çok önem veren biri. Düşünün ki astronotluğu,  uzayın ancak kahve, salatalık ya da kavun kokması durumunda mantıklı bir iş sayabilecek kadar ya da  taksicilerin bir kapının açılmasını beklemeden arabayı içeri sürdüğünü bilecek kadar detaycı. Gözlem yeteneğini sayfalar boyunca konuşturan bir yazar kahramanımız. Perişey'le zoraki açtığı işletmesi Parti Evi’ni daha öncekilerde olduğu gibi okuma yazma ofisine dönüştürebilecek kadar yazarlığı içselleştirmiş hem de.  Bir o kadar da bohem bir yalnızlık içinde. İnançsızlığına leke sürülmesini istemeyen bir inançsız, hayatının merkezine koyacak, tapacak kadar sinema ve alkol sever.
 Roman boyunca karakterimizin şimdiki haline ve onun için “büyülü zamanlar” olarak tarif edilen Dostlar Sitesi’ndeki yazlarına şahit oluyoruz. Karakterimiz çocukluğunu kendi ağzından anlatırken, şimdiki zaman üçüncü bir şahsın ağzından dillendiriliyor. Bu anlamda çok büyük beğeniyle okuduğum Buket Uzuner’in “Kumral Ada Mavi Tuna”sıyla benzeştiğini söyleyebilirim.
Kesit öykülerinde dahi merak unsurunu ön planda tutabilen Silah, Büyülü Zamanlar’da da size şimdi ne olacak sorusunu defalarca  sordurtacaktır. Özgün üslubunun yanında becerdiği en iyi işlerden biri meraklandırmak. Karakterimizin Perişey’le-ben Enis Batur’un şiirlerinden esinlenerek bu ismi bulduğunu düşünüyorum- ilişkisi, gün içinde yaşadığı esrarengiz olay, tüm bunların çocukluğu ve Dostlar Sitesi’yle bağlantıları sizlere sürekli sorular sordurtacak. Ve kitabın bir anda sonuna geldiğinizi üzülerek anlayacaksınız.
Başta da belirttim ya eserin eleştirebileceğim ilk noktası romanın bir uzun hikaye gibi kurgulanıp hacimsiz kılınması. Meraklanan okur için olay örgüsü yani kurgu ile tatmin bir yere kadardır. Okur karakterlerin daha derin analizlerine ihtiyaç duyar. Bu da daha yoğun tasvirler ve karakterlerin derin analizleriyle mümkün olabilir. Ben sanatçının sonraki romanlarında özgün üslubuna ve kurgu becerisine bu derin analiz özelliğini de ekleyeceğini düşünüyor ve kült eserler verebileceğine inanıyorum.

Büyülü Zamanlar, kitaplığınızda olması gereken bir roman değil de belki modern bir novella bence.  Yitik Ülke Yayınları’ndan çıkan yapıtı tüm kitapevlerinden temin edebilirsiniz. Bir yazın emekçisinin doğuşuna şahitlik etmek isteyen herkesin edinmesini tavsiye ederim.

ATTİLA İLHAN'IN GÖZÜNDEN BAKMAK


Attila İlhan, şiirleriyle hemhâl olduğum, hemşehrisi oluşum ve oturduğu sıralarda yıllarca dirsek çürütüşümle övündüğüm bir sanatçı. Bir kitabını olsun imzalatamamış, kendisiyle tanışamamış olmaksa benim için büyük keder.


Şairin hemen her şiirini okudum diyebilirim. Şairin diyorum romancı ve senarist kimliğini bir tık aşağıda görüyorum. Şiir anlayışını fıkralarından, röportajlarından hatmetmiş sayılırım İlhan'ın. Bu ara Belgin Sarmaşık'ın üstadın röportajlarından derlediği Açtırma Kutuyu adlı kitabı karıştırıyordum. Röportajlarında şiire ve şiir dünyası adına yazdıklarını yeniden düşününce şiir dünyasında dönemin aktörlerinden biri olmanın ne denli zor ama bir o kadar da keyifli olduğunu hissettim. Düşünsenize İlhan, ülkenin en önemli sanatsal yayın organlarında Türk şiirinin devrimcileri Garipçiler için vasat, yetersiz, yeteneksiz diyebiliyor; İkinci Yeni topluluğuna sirk yakıştırması yapabiliyordu. 

İlhan'ın bu tavrı özgüvenimi artırdı, ne yalan söyleyeyim. Kendi iç konuşmalarımda dönemin sanatçılarına eleştiri getiren o içbeni susturamıyorum artık. Henüz topluluk içerisinde şu şair yeteneksizlik abidesi, bu yazar kumda oynamalı gibi eleştirilerimi dillendiremesem de edebiyat dünyasının "idol" isimlerinin dahi eleştirilebileceğini gösterdi bana  İlhan. Yıllarca şiirini başlangıç kabul ettiğim Veli'yi sorgulattı mesela. Divan'dan bu yana en iyisi diyebildiğim Süreya şiirine başka bir gözle baktırdı. 

Şiire kattığı poetik yaklaşımın biçimsel anlamda destekçisi olduğum Attila İlhan'ın devirdaşlarına ve modern Türk şiirinin temellerine insafsızca saldırdığını düşünen ben, onun bu agresif halinden yeni bir şeyler öğrendim. Ha hâlâ Garip ve İkinci Yeni şiirinin bütünüyle reddedilemeyeceğini düşünüyor İlhan'ın deyişiyle bu akımların salt taklitle beslendiği fikrini reddediyorum. Hatta toplumsal faydayı şiirin temeline yerleştiren İlhan ile konuşabilme fırsatım olsaydı dönemin yepyeni şiirini yaratacağını iddia ettiği ülküdaşları Yılmaz Gruda, Orhan Duru, Ferit Edgü gibi genç şairlerin bugünkü durumlarını kendisiyle tartışırdım. 

Günümüz şiirinin sorunlarını pek çok kere yazdım, konuştum orada burada. Şimdi Türk şiirinin  İlhan cesaretiyle, onun özgüvenine sahip bir kişinin entelektüel birikimiyle eleştirilmesi gereken sorunlara sahip olduğuna daha çok inanıyorum. Sistemin, yaşam şartlarının mekanikleştirdiği 21. yüzyıl insanının benliğindeki o insanî özü çıkarabilecek bir poetikanın eksikliğini günden güne daha çok duyumsuyorum. Kim bilir belki bir gün yepyeni bir şiir fikri binlerce insanı peşine takar götürür. Ne dersiniz ?